???

Fotoğrafım
Bildiğin çikolata... Yokluğunda canın çeker, görünce için gider, fazla yediğinde geri döner, her koşulda seni deli eder :) İletişim: medannseri@gmail.com

Çikolata Severler...

31 Mart 2015 Salı

Nostaljik Okul Sendromum Geldi

Fark ettim de uzun zamandır okul sendromu yazısı yazmıyorum. (: Yine bir sürü ödevler, projeler, sunumlar, sınavlar bir araya gelince nevrimin dönmesi de bir oldu. Şunu bilir şunu söylerim ki benim gibi birisi dahi okuduysa hatta şuan doktora aşamasına geldiyse herkes okuyabilir. Kadrolu tembellerdenim aslında, ders çalışmayı oldum olası sevmem ama son bir gayret dediklerinde, işte o benim tarzım (: Son ana kadar ne çalışırım ne de umursarım. Ne zaman ki büyük günden önceki gün gelir çatar, o zaman bütün çakraları açılmış, full konsantre olunmuş, bir uçan bir de kaçan kurtulurgillerden oluyorum. Netice itibariyle hem okuyup hem çalışmak her türlü zor azizim, bunu bilir bunu söylerim. Lakin okuyor olmanın avantajını iş hayatında, çalışıyor olmanın avantajını da okul hayatında güzel değerlendirdiğim de ayrı bir gerçektir ki değmesin yağlı boya (((:
Martın son gününden, yağmurlu ve yer yer elektrik kesintili bir Ankara akşamüstünden bildirdiğim yazının sonuna gelmiş bulunmaktayım malum ödevler beni bekler...
Yarın yeni bir gün, yeni bir ay... Herşey çok daha güzel olur dilerim...

25 Mart 2015 Çarşamba

Kalbim Bilir

Sevgi pıtırcığı olmadığım kesin... Sevmeyi bilmiyorum sanırım yada hakkını veremiyorum, bir sorun var olduğundan eminim ama teşhis koyamıyorum.
İlk defa geçen sene fark ettim, daha doğrusu yüzleştim bu sorunla...
İş yerinde bir arkadaşımızın bebişi olmuştu. Çocuklardan, bebeklerden bahsederken konuyla ilgili fikrimi beyan ettim.
Şöyle ki ben çok fazla bebek sevmiyorum, daha doğrusu sevemiyorum. İnsan kıyamıyor falan evet ama tüm hissiyatım sadece merhamet... Ne zaman ki şöyle biraz büyüyor, sana karşı tepki vermeye başlıyor hıh! işte o zaman sevmeye başlıyorum.
Arkadaşım bu yorumumu duyar duymaz başka özelliklerimi de üst üste koyunca direkt yaftaladı tabi... Senin sorunun belli oldu, sen karşılıksız sevemiyorsun dedi.
İlk duyduğumda şaşırdım, kabul etmek istemedim, nedense ağır geldi birden. (: Sonra düşündüm, gerçek olabilir mi diye? Vardığım sonuç ne mi? Pek tabii olabilir (:
Biliyorsunuz hayvanları seviyorum ama en çok köpeği, kediyi, vs. Mesela balıkları kediler kadar sevemiyorum yada kuşları, bir kediyi sevdiğinizde onun da sizi sevdiğinizden emin olursunuz yada bir köpeği sevdiğinizde çok net hissedersiniz onun da sizi sevdiğini... Ama balıklarda böyle bir şey mümkün olmuyor. Sevgisini gösteremeyen hayvanlara karşı ise yine sadece merhamet duygum ağır basıyor.
Sonra sıra insanlara geliyor, bakıyorum çevremdeki insanlara gerçekten sevildiğim kadar seviyorum daha doğrusu seviyormuşum, farkında bile değildim. Herhangi birine sevgim onun bana karşı olan hali ve tavrı üzerine şekilleniyor. Karşımdaki insandan en ufak bir negatiflik sezdiğim an o zamana kadar onu ne kadar sevmiş olursam olayım anında sıfırlanıyor.
Bu durumu kesinlikle tasvip etmiyor, doğru bulmuyorum, ilgili hususta özeleştirinin dibine dibine vurabilirim. ((: İnsan karşılıksız da sevebilmeli, burada ki karşılık menfi çıkar değil yalnız, altını çizmek istiyorum, karşımdaki insandan bir çıkar, bir fayda sağladığım sürece onu sevmeyi kastetmiyorum onun bana karşı olan saf sevgisini kastediyorum, yanlış anlaşılmasın. ((:
Sevgi arsızıyım da diyemem ki , tam aksine çok hoşlanmam böyle yoğunlaştırılmış sevgi gösterilerinden...
Peki neden böyleyim acaba? Evin küçüğü olmamın bu durumla bir ilgisi olabilir mı ki?  (:
Hayatımda ilk defa kökeninde sevmek fiili olan bir sorunumla yüzleşiyorum sanırım, üstesinden nasıl gelebileceğimi de ilk etapta kestiremiyorum.
Tasavvuf bu noktada yardımcı olabilir belki, sevilmekten ziyade sevmeyi öğretebilir bana kim bilir... Bu zamana kadar benim gibi sürekli beynini geliştiren, beyniyle hareket eden, beynini besleyen biri için artık kalbinin de eğitime tabi tutulma vakti gelmiştir belki... Karar verirken birazda kalbim bilir diyebilmeli belki ... ((:
Hem sevmek hem de sevilmek üzere o zaman, sevgiyle kalın... :*

15 Mart 2015 Pazar

Bir Delinin Hatıra Defteri - Gogol

Gogol'un Bir Delinin Hatıra Defteri, uzun süredir okumak istediğim bir kitaptı. Sonunda okumuş olmanın mutluluğu ile yazıyorum bu satırları. ((: Öncelikle söylemem gerekir ki kitap, beklentimi karşıladı, hayal kırıklığına uğratmadı beni, dilerim tiyatro sahnesinde seyretme imkanı da bulurum.
Kitaptan benim gibi okumak isteyip de henüz okuyamamışlar için bahsetmem gerekirse;
' Bir Delinin Hatıra Defteri', 'Palto' ve 'Burun' isimli 3 ayrı hikayeden oluşuyor. İsimlerini duyduğunuzda ne alaka diyebilirsiniz, 3'ü de birbirinden çok bağımsız gibi dursa da okuduğunuzda aslında çok da bambaşka olmadığını göreceksiniz. Gogol, içinde yaşadığı dönemin Rus toplumunu gözlemleyip analiz ediyor. Tabi bunu yaparken hafif bir ironi kokusu geliyor burnunuza. (: Kitapta var olan hikayeleri günümüze uyarlamak da çok zor olmayacaktır aslında...
Özetle bahsetmem gerekirse;
 Bir Delinin Hatıra Defteri, Aksenti İvanoviç adında sıradan 7. derece bir memurun genel müdürün kızını görüp ona aşık olması ile başlıyor. Şube müdürü bu yüzden aşağılayıp, hor görüyor İvanoviç'i. Generalin kızının bir de köpeği vardır ve konuşmaktadır. İvanoviç köpeğin yazdığı mektupları ele geçirir ve generalin kızının başka birinde gönlü olduğunu öğrenir. Bu kişi tabi ki soylu birisidir, bu mektuplarda kendisi ile ilgili ise yine aşağılayıcı, küçük düşürücü yorumlar bulunmaktadır. 7. dereceden sıradan bir memur olmayı artık kabullenemez, belki o çok daha soyludur diye düşündüğü sırada İspanya'nın kralını kaybettiğini okur ve kaybolan kralın ta kendisi olduğunu savunur. Basit, düz bir memur olamayacağı aşikardır, o aslında soylu bir kraldır tabi kendince, saray heyetinin kendisini karşılamaya geleceğini umarken kendini akıl hastanesinde bulur sonunda, tabi o bunun farkında değildir ama...
Palto: Akaki Akakiyeviç sıradan, çalışkan bir memurdu, bulunduğu mevkide yıllardır çalışmasına rağmen asla zam istememiş, şikayette bulunmamıştı. Genç memurlar kendisi ile bu yüzden sürekli dalga geçerlerdi. Akakiyeviç eskiyen paltosunun artık terzi tarafından tamir edilemeyeceğini öğrenir ve zar zor para biriktirerek sonunda kendisine yeni bir palto diktirir. Arkadaşları bunun üzerine bir davet verirler, Akakiyeviç bu tip davetlere pek de alışık değildir ve davet sonrası maalesef yeni paltosunu çaldırır. Paltosuna kavuşmak, hırsızları yakalamak için elinden geleni yapar. Sonunda nüfuzlu bir zata gidip derdini anlatır, başka yolu kalmamıştır paltosuna kavuşmasının ama nüfuzlu zat onu pişman eder huzuruna çıktığına. Akakiyeviç hastalanır ve maalesef iyileşemez, ölür. Herkes üzülür işte o anda, hatta nüfuzlu zat bile... Akakiyeviç'in hayaletinin dolaştığına inanırlar ta ki birgün hayalet nüfuzlu zatın arabasını durdurup onun paltosunu ve şapkasını alana dek, o andan sonra kimse ne duymuş ne de görmüş Akakiyeviç'in hayaletini...
Burun: 9.derece memur olan Kovalev bir sabah kalktığında burnu yerinde yoktur. Evet, yanlış duymadınız burnu yerinde değildir. İşin tuhafı kaybolan burun Kovalev'in berberinin sıcak ekmeğinin arasından çıkar, berber buna bir anlama veremese de burnu hemen tanır ve ondan kurtulmak ister. Burnu köprüden aşağıya atar. Bu sırada Kovalev ise olayın şokuyla her yerde burnunu aramakta iken onun insan kılığında, 6.derece memur kılığında  dolaştığını görür. Sonunda burnunu yakalayıp sahibine teslim ederler ama o da ne?! Burnu yerine yapışmıyor, ne yaptıysa olmuyor, doktor çağırıyor ama nafile... Doktor burnundan vazgeçmesi gerektiğini söylüyor. Kovalev için ise bu mümkün değildir, burunsuz bir hayat düşünemiyor, toplum içine çıkamıyor. Sonunda nasıl ki bir sabah burnu kendiliğinden kaybolduysa yine kendiliğinden geri gelip, eski yerini alıyor. (:

İyi pazarlar, şimdiden mutlu bir hafta herkese... ((:

1 Mart 2015 Pazar

Alice'nin Medanşeri Şubesi

Kafamın içinde yaşadığım kendime has bi' dünyam var benim. Orada kalmayı, orada yaşamayı seviyorum. Alice'in Medanşeri şubesi gibiyim. (:
Sosyal medya yazarı olsam da özümde asosyal olmaktan hoşlandığımı biliyorsunuz. Çevremdeki insanlar zor olduğumu düşünüyorlar, aslında tam tersi çok kolay bir insanım, anlayana. Çok bilinmeyenli bir denklem değil de tek bilinmeyenli bir denklem gibiyim.
Tamam, tamaaaammm her türlü denklemim, kabul ediyorum. ((:
Negatif özelliğim 'ben'i biraz önde tutmam yani canım isterse yaparım, istemezse yapmam. Şu ne düşünür, bu ne düşünür veyahutta şu ne yapmış, bu ne yapmış diye pek önemsemem. Böyle dedim diye şu sevmediğin gıcık kişilerle bir tutma ama beni, tamam mı? Gıcık değilimdir de birazcık huysuzumdur. ((: Kendi kendime küçük, mutlu

bir dünyam var. 
Bu diğer insanlara değer vermediğim, sevmediğim, saymadığım anlamına gelmesin. Saygı noktasında kusur etmem, adab-ı muaşeret konusunda hiç fena sayılmam, sevgi pıtırcığı olmasam da kimsenin kötülüğünü istemem, herkes mutlu olsun isterim, bunun için dua eder, elimden geldiğince çaba sarf ederim.
Amma velakin topluma uyum sağlayamıyorum bazen, gelenek-görenek damarıma kan pompalanmıyor sanırım, hatta böyle bir damarım olduğunu bile sanmıyorum. (:
Eğer bir şey mantığıma yatmıyorsa yada canım istemiyorsa yapmam, hele hele sırf ayıp olacak, şu ne der bu ne der diye hiç yapmam...
Dolayısıyla ben kendi küçük dünyamda mutluyum varsın dönem dönem asosyal olma özgürlüğümün tadını çıkarayım. ((:
Zaman zaman asosyal olmak bir özgürlüktür aslında kendinize zaman ayırabileceğiniz, kafanızı dinleyebileceğiniz, kendi wonderlandinizi inşa edebileceğiniz. ((: Deneyin, göreceksiniz. :*
Uyarı mahiyetinde; her şey tadında güzel o ayrı, dozajı abartmayın lütfen (:

Dolayısıyla özetle söyleyebilirim ki aslında; I'm not anti-social, I'm anti-idiot. (:

Alice in Wonderland ile başladık, Alice in Wonderland ile kapatalım o zaman.

Alice'nin Medanşeri Şubesinden sevgilerle, sağlıcakla kalın (:



24 Şubat 2015 Salı

Alfabe A-ile Başlar, Toplum Düzeni Aileyle Başlar (:

Aslında biliyorsunuz eğlenceli şeyler yazmayı seviyorum genelde ama son zamanlarda olmuyor, içimden gelmiyor bi' türlü. Haber programlarını seyrettikçe, okudukça yaşam enerjim yok oluyor resmen, acaba ne yapabilirim, benim payıma ne düşüyor çözüm için diye düşünmeye başlıyorum. Bugün gerçekten çok önemli olduğunu düşündüğüm bir şey paylaşmak istiyorum sizlerle, özellikle ebeveynlerle...
Bir çocuğun en iyi arkadaşı, dostu, sırdaşı kesinlikle annesi - babası veya en azından ikisinden biri olmalı. Çocuklar ailelerinden korkmamalı, her ne olursa olsun ailesinin onun arkasında, onun destekçisi olduğunu bilmesi lazım.
Henüz ortaokula yeni başlamıştım, bir akşam babamla Sinan Çetin'in Film Gibi programını seyrediyorduk. Hatırlayanlarınız olmuştur mutlaka. (: Küsleri barıştırırlardı, kavuşamayanları kavuştururlardı, kapılar açılırdı, vs. (:
Bir kadın gelmiş hikayesini anlatmış, babasının onu affedip gelmesini bekliyordu. Babası gelmemişti ben de sesli olarak ben olsam ben de gelmezdim dedim. Babam nedenini sormuştu, yapmadığı şey kalmamış, kendisi kaçmış gitmiş, sonra da beni affet diye gelmiş, baştan gitmeseymiş dedim. Babam durdu, peki aynı şeyi yapan ben olsaydım beni de affetmez miydin diye sordu, bir an afalladım, olur mu öyle şey, sen benim babamsın, her ne olursa olsun ben seni affederim demiştim.
Babam da sen anne-baba sevgisini biliyorsun ama evlat sevgisini henüz bilmiyorsun demişti gözleri dolu dolu bir şekilde. Sen de her ne yaparsan yap, her ne yapmış olursan ol biz seni affederiz, unutma sen benim kızımsın ve hep öyle kalacaksın demişti. O an çok idrak ettiğim söylenemezdi ama babamın o duygusal hali beni derinden etkilemişti. Düşünün hala daha aklımda. (:
O akşamı hiç unutmadım, biliyordum ben ne yanlış yaparsam yapıyım ailem arkamda olacaktı. O yüzden onları üzmemek, onların bana olan güvenini sarsmamak için yanlış yapmamaya çalışıyordum kendimce. Yaptığım da ise bunu onlarla paylaşmaya çalışıyordum.
Kız çocukları ve anneleri arasında bir bağ oluyor ya normalde, malum kız muhabbeti (: Benim o bağ babamla aramda vardır. Sana bir şey söyleyeceğim ama kızma dediğimde gerçekten kızmaz, dinler sadece dinler, akıl vermez, konu ile ilgili benim fikrimi sorar, sorunu gözümde minimize etmemi sağlar ve bilirim ki kimseye söylemez. Anlattığım şey babamla aramda kalmıştır, bundan eminimdir.
Bu böyle olmasaydı ben bir hata yapsam ve ailemden gizlemek zorunda kalsa idim, hatamı örtbas etmek için yeni hatalar yapacak,  her yeni hata bir yenisini doğuracak, yalan yalan üstüne olacaktı. Bu durum beni ailemden uzaklaştıracak, yeni arkadaş çevrelerine sokacak, ailemden bulamadığım güven duygusunu yabancılarda arayacak, eğer şansım yoksa yanlış kişilerle, yanlış ilişkiler içerisinde bulacaktım kendimi. Her insan hata yapar, hepimizin hataları var, önemli olan hatamızın farkına varmak, bir daha yapmamak. Hata zincirinin halkası olmamak...
Çocuklarınız sizden korkmasın, sizden bulamadıkları sevgiyi, saygıyı, güveni, ilgiyi başkalarında aramasınlar. Onları kendinize yabancılaştırmayın...
Gözlemlediğim kadarıyla ebeveynler kızılacak yerde kızmayıp, kızılmayacak yerde kızıyorlar genelde. Çocuğunuz sizinle bir sırrını, bir hatasını paylaştığında ona sakın ama sakın kızmayın aksine bu durumu sizinle paylaştığı için teşekkür edin bence.
Bu yazdıklarımın hiçbir bilimsel geçerliliği yok, tamamen kendi izlenimlerim ve kendi düşüncelerim. Aile olmak, aile olabilmek gerçekten çok önemli, aile kutsal bir birim benim için, kutsallığını ve mahremiyetini kaybetmemeli, toplumumuzun selameti için gerekli bu.
Herkes kendi evinin önünü süpürse sokaklar tertemiz olur diyoruz ya, herkes kendi ailesine sahip çıksa, sevse, eğitse, korusa kollasa toplum da tertemiz olur inanın.
Alfabe A-ile Başlar, Toplum Düzeni Aileyle Başlar  ((:
Böyle çok kamu spotu gibi oldum bugün farkındayım (:
Sevgiyle kalın :*