???

Fotoğrafım
Bildiğin çikolata... Yokluğunda canın çeker, görünce için gider, fazla yediğinde geri döner, her koşulda seni deli eder :) İletişim: medannseri@gmail.com

Çikolata Severler...

8 Şubat 2017 Çarşamba

Sosyal Medyanın Medanşeri Hali

Ne zamandır dilimde eski blog günlerini özlediğim... Sonunda bir çılgınlık yapıp hem sizleri daha yakından takip etmek hem şahsım adına sizlerle daha çok paylaşım yapabilmek adına instagram hesabı açmaya karar verdim. Temennim eski blogcanlarla tekrar iletişim kurabilmek ve yeni yeni blogcanlar edinmek tabi ki. ((:




Bulabildiğim bloggerları takip etmeye başladım bile, sizlere de ulaşabilmem için ses verin lütfen (:


22.08.2010 itibariyle ilk blog yazımı yazdığımda;

"Paylaşacak çok şeyi olduğuna inanan bir Medanşeri, açtı blogunu bekler misafirlerini." demiştim ve o günden sonra sizlerin de desteğiyle çok güzel ve keyifli bir blog macerası başlamıştı benim için.

Bugün de aynı merak ve heyecanla  "Paylaşacak çok şeyi olduğuna inanan bir Medanşeri, açtı instagramını bekler misafirlerini." diyorum ve sizleri keyifle bekliyorum,

Sevgilerimle...





28 Aralık 2016 Çarşamba

2016 Model Medanşeri

Ne yazacağımı bilmeden ama 2016 bitmeden bi' çift kelam etmem gerektiğini tüm kalbimle hissettiğimden yazıyorum bu satırları.
2016... Nasıl bir senesin sen ya?! Neye sinirlisin, neyin öcünü almaya çabalıyorsun, kim kırdı seni bu kadar ki tek bir mutlu insan barındırmamaya ant içtin?! 
Maalesef tüm dünya ve ülkemde olduğu gibi 2016, özellikle de son çeyreği kabus gibiydi benim için de, hala daha da uyanabilmiş değilim bu kabustan. Öyle farklı duyguları tattım, öyle farklı duygular arasında kayboldum ki tekrar yolumu bulabilmek için  tüm ışığımı kaybetmiş gibi hissediyorum kendimi. 
İlk defa yok sayamıyorum, göz ardı edemiyorum ama kalıp savaşmaya da gücüm yok. Bir insanın umudu elinden alınabilir miydi sahi? Mutluyken bile mutsuz olabilir miydi? Tebrikler 2016, bunu da başardın. 
Şu an tek korkum acaba tüm bu yaşananlar sadece jenerik miydi yoksa 2016 biterken ekranda gerçekten -the end- yazısını görecek, bir damla yaş akıtacak, emeği geçenlere alkış tutup yolumuza kaldığımız yerden devam edebilecek miyiz?
Hayatımda ilk defa yeni yıla girerken tuhaf ama heyecanlı hissediyorum kendimi. 
2016'yı  golleriyle, ofsaytlarıyla, kırmızı kartları, penaltılarıyla, faulleri köşe vuruşlarıyla, hakemi, taraftarı, futbolcusuyla hatta mümkün olsa ligiyle, sahasıyla olduğu gibi komple geride bırakmak istiyorum. Hatta bırakıyooo, bırakıyooor, bırakıyoruuuuummm... Bıraktım gitti... Oh be!
2016, babanı da sevmemiştim zaten, tamam mı?! Ama adettendir işte misafire kötü davranılmaz, şunun şurasında kaç günün kaldı ki? Uslu bi' çocuk ol, gider ayak yaramazlık yapma, öpüşüp sarılıp ayrılalım. Maziye bakınca yüzümde her şeye rağmen belli belirsiz bir tebessüm olsun. 
Allah'ım cümlemiz için yeni, hayırlı kapılar açar inşallah, hem dünya hem İslam alemi hem de ülkem için bol bol mutluluk haberi paylaştığımız, sadece sevinç gözyaşları döktüğümüz bir yıl olsun dilerim hem de tüm kalbimleeee... 
O zaman geri sayım için hazır mıyız blogcanlar? (: "Blogcan mı, blogcan mı kaldı?"dediğinizi duyar gibiyim, ahhh ahhhh gözümde canlandı koskoca mazi, nerede o eski bloggerlar?! Neredesiniz blogcanlar?! Ses verinnn... (((:
Neyse, nerede kalmıştık... O zaman hep birlikte... 
Mutlu değil musssssmutlu senelerimiz olsun inşallah,
Medanşeri tarafından seviliyorsunuz. :*

31 Mart 2015 Salı

Nostaljik Okul Sendromum Geldi

Fark ettim de uzun zamandır okul sendromu yazısı yazmıyorum. (: Yine bir sürü ödevler, projeler, sunumlar, sınavlar bir araya gelince nevrimin dönmesi de bir oldu. Şunu bilir şunu söylerim ki benim gibi birisi dahi okuduysa hatta şuan doktora aşamasına geldiyse herkes okuyabilir. Ders çalışmayı oldum olası sevmem ama son bir gayret dediklerinde, işte o benim tarzım (: Çalışmaya başlayana kadar zorlansam da başladıktan sonra bütün çakraları açılmış, full konsantre olunmuş, bir uçan bir de kaçan kurtulurgillerden oluyorum. Netice itibariyle hem okuyup hem çalışmak her türlü zor azizim, bunu bilir bunu söylerim. Lakin okuyor olmanın avantajını iş hayatında, çalışıyor olmanın avantajını da okul hayatında güzel değerlendirdiğim de ayrı bir gerçektir ki değmesin yağlı boya (((:
Martın son gününden, yağmurlu ve yer yer elektrik kesintili bir Ankara akşamüstünden bildirdiğim yazının sonuna gelmiş bulunmaktayım malum ödevler beni bekler...
Yarın yeni bir gün, yeni bir ay... Herşey çok daha güzel olur dilerim...

25 Mart 2015 Çarşamba

Kalbim Bilir

Sevgi pıtırcığı olmadığım kesin... Sevmeyi bilmiyorum sanırım yada hakkını veremiyorum, bir sorun var olduğundan eminim ama teşhis koyamıyorum.
İlk defa geçen sene fark ettim, daha doğrusu yüzleştim bu sorunla...
İş yerinde bir arkadaşımızın bebişi olmuştu. Çocuklardan, bebeklerden bahsederken konuyla ilgili fikrimi beyan ettim.
Şöyle ki ben çok fazla bebek sevmiyorum, daha doğrusu sevemiyorum. İnsan kıyamıyor falan evet ama tüm hissiyatım sadece merhamet... Ne zaman ki şöyle biraz büyüyor, sana karşı tepki vermeye başlıyor hıh! işte o zaman sevmeye başlıyorum.
Arkadaşım bu yorumumu duyar duymaz başka özelliklerimi de üst üste koyunca direkt yaftaladı tabi... Senin sorunun belli oldu, sen karşılıksız sevemiyorsun dedi.
İlk duyduğumda şaşırdım, kabul etmek istemedim, nedense ağır geldi birden. (: Sonra düşündüm, gerçek olabilir mi diye? Vardığım sonuç ne mi? Pek tabii olabilir (:
Biliyorsunuz hayvanları seviyorum ama en çok köpeği, kediyi, vs. Mesela balıkları kediler kadar sevemiyorum yada kuşları, bir kediyi sevdiğinizde onun da sizi sevdiğinizden emin olursunuz yada bir köpeği sevdiğinizde çok net hissedersiniz onun da sizi sevdiğini... Ama balıklarda böyle bir şey mümkün olmuyor. Sevgisini gösteremeyen hayvanlara karşı ise yine sadece merhamet duygum ağır basıyor.
Sonra sıra insanlara geliyor, bakıyorum çevremdeki insanlara gerçekten sevildiğim kadar seviyorum daha doğrusu seviyormuşum, farkında bile değildim. Herhangi birine sevgim onun bana karşı olan hali ve tavrı üzerine şekilleniyor. Karşımdaki insandan en ufak bir negatiflik sezdiğim an o zamana kadar onu ne kadar sevmiş olursam olayım anında sıfırlanıyor.
Bu durumu kesinlikle tasvip etmiyor, doğru bulmuyorum, ilgili hususta özeleştirinin dibine dibine vurabilirim. ((: İnsan karşılıksız da sevebilmeli, burada ki karşılık menfi çıkar değil yalnız, altını çizmek istiyorum, karşımdaki insandan bir çıkar, bir fayda sağladığım sürece onu sevmeyi kastetmiyorum onun bana karşı olan saf sevgisini kastediyorum, yanlış anlaşılmasın. ((:
Sevgi arsızıyım da diyemem ki , tam aksine çok hoşlanmam böyle yoğunlaştırılmış sevgi gösterilerinden...
Peki neden böyleyim acaba? Evin küçüğü olmamın bu durumla bir ilgisi olabilir mı ki?  (:
Hayatımda ilk defa kökeninde sevmek fiili olan bir sorunumla yüzleşiyorum sanırım, üstesinden nasıl gelebileceğimi de ilk etapta kestiremiyorum.
Tasavvuf bu noktada yardımcı olabilir belki, sevilmekten ziyade sevmeyi öğretebilir bana kim bilir... Bu zamana kadar benim gibi sürekli beynini geliştiren, beyniyle hareket eden, beynini besleyen biri için artık kalbinin de eğitime tabi tutulma vakti gelmiştir belki... Karar verirken birazda kalbim bilir diyebilmeli belki ... ((:
Hem sevmek hem de sevilmek üzere o zaman, sevgiyle kalın... :*

15 Mart 2015 Pazar

Bir Delinin Hatıra Defteri - Gogol

Gogol'un Bir Delinin Hatıra Defteri, uzun süredir okumak istediğim bir kitaptı. Sonunda okumuş olmanın mutluluğu ile yazıyorum bu satırları. ((: Öncelikle söylemem gerekir ki kitap, beklentimi karşıladı, hayal kırıklığına uğratmadı beni, dilerim tiyatro sahnesinde seyretme imkanı da bulurum.
Kitaptan benim gibi okumak isteyip de henüz okuyamamışlar için bahsetmem gerekirse;
' Bir Delinin Hatıra Defteri', 'Palto' ve 'Burun' isimli 3 ayrı hikayeden oluşuyor. İsimlerini duyduğunuzda ne alaka diyebilirsiniz, 3'ü de birbirinden çok bağımsız gibi dursa da okuduğunuzda aslında çok da bambaşka olmadığını göreceksiniz. Gogol, içinde yaşadığı dönemin Rus toplumunu gözlemleyip analiz ediyor. Tabi bunu yaparken hafif bir ironi kokusu geliyor burnunuza. (: Kitapta var olan hikayeleri günümüze uyarlamak da çok zor olmayacaktır aslında...
Özetle bahsetmem gerekirse;
 Bir Delinin Hatıra Defteri, Aksenti İvanoviç adında sıradan 7. derece bir memurun genel müdürün kızını görüp ona aşık olması ile başlıyor. Şube müdürü bu yüzden aşağılayıp, hor görüyor İvanoviç'i. Generalin kızının bir de köpeği vardır ve konuşmaktadır. İvanoviç köpeğin yazdığı mektupları ele geçirir ve generalin kızının başka birinde gönlü olduğunu öğrenir. Bu kişi tabi ki soylu birisidir, bu mektuplarda kendisi ile ilgili ise yine aşağılayıcı, küçük düşürücü yorumlar bulunmaktadır. 7. dereceden sıradan bir memur olmayı artık kabullenemez, belki o çok daha soyludur diye düşündüğü sırada İspanya'nın kralını kaybettiğini okur ve kaybolan kralın ta kendisi olduğunu savunur. Basit, düz bir memur olamayacağı aşikardır, o aslında soylu bir kraldır tabi kendince, saray heyetinin kendisini karşılamaya geleceğini umarken kendini akıl hastanesinde bulur sonunda, tabi o bunun farkında değildir ama...
Palto: Akaki Akakiyeviç sıradan, çalışkan bir memurdu, bulunduğu mevkide yıllardır çalışmasına rağmen asla zam istememiş, şikayette bulunmamıştı. Genç memurlar kendisi ile bu yüzden sürekli dalga geçerlerdi. Akakiyeviç eskiyen paltosunun artık terzi tarafından tamir edilemeyeceğini öğrenir ve zar zor para biriktirerek sonunda kendisine yeni bir palto diktirir. Arkadaşları bunun üzerine bir davet verirler, Akakiyeviç bu tip davetlere pek de alışık değildir ve davet sonrası maalesef yeni paltosunu çaldırır. Paltosuna kavuşmak, hırsızları yakalamak için elinden geleni yapar. Sonunda nüfuzlu bir zata gidip derdini anlatır, başka yolu kalmamıştır paltosuna kavuşmasının ama nüfuzlu zat onu pişman eder huzuruna çıktığına. Akakiyeviç hastalanır ve maalesef iyileşemez, ölür. Herkes üzülür işte o anda, hatta nüfuzlu zat bile... Akakiyeviç'in hayaletinin dolaştığına inanırlar ta ki birgün hayalet nüfuzlu zatın arabasını durdurup onun paltosunu ve şapkasını alana dek, o andan sonra kimse ne duymuş ne de görmüş Akakiyeviç'in hayaletini...
Burun: 9.derece memur olan Kovalev bir sabah kalktığında burnu yerinde yoktur. Evet, yanlış duymadınız burnu yerinde değildir. İşin tuhafı kaybolan burun Kovalev'in berberinin sıcak ekmeğinin arasından çıkar, berber buna bir anlama veremese de burnu hemen tanır ve ondan kurtulmak ister. Burnu köprüden aşağıya atar. Bu sırada Kovalev ise olayın şokuyla her yerde burnunu aramakta iken onun insan kılığında, 6.derece memur kılığında  dolaştığını görür. Sonunda burnunu yakalayıp sahibine teslim ederler ama o da ne?! Burnu yerine yapışmıyor, ne yaptıysa olmuyor, doktor çağırıyor ama nafile... Doktor burnundan vazgeçmesi gerektiğini söylüyor. Kovalev için ise bu mümkün değildir, burunsuz bir hayat düşünemiyor, toplum içine çıkamıyor. Sonunda nasıl ki bir sabah burnu kendiliğinden kaybolduysa yine kendiliğinden geri gelip, eski yerini alıyor. (:

İyi pazarlar, şimdiden mutlu bir hafta herkese... ((: