???

Fotoğrafım
Bildiğin çikolata... Yokluğunda canın çeker, görünce için gider, fazla yediğinde geri döner, her koşulda seni deli eder :) İletişim: medannseri@gmail.com

Çikolata Severler...

31 Mart 2015 Salı

Nostaljik Okul Sendromum Geldi

Fark ettim de uzun zamandır okul sendromu yazısı yazmıyorum. (: Yine bir sürü ödevler, projeler, sunumlar, sınavlar bir araya gelince nevrimin dönmesi de bir oldu. Şunu bilir şunu söylerim ki benim gibi birisi dahi okuduysa hatta şuan doktora aşamasına geldiyse herkes okuyabilir. Ders çalışmayı oldum olası sevmem ama son bir gayret dediklerinde, işte o benim tarzım (: Çalışmaya başlayana kadar zorlansam da başladıktan sonra bütün çakraları açılmış, full konsantre olunmuş, bir uçan bir de kaçan kurtulurgillerden oluyorum. Netice itibariyle hem okuyup hem çalışmak her türlü zor azizim, bunu bilir bunu söylerim. Lakin okuyor olmanın avantajını iş hayatında, çalışıyor olmanın avantajını da okul hayatında güzel değerlendirdiğim de ayrı bir gerçektir ki değmesin yağlı boya (((:
Martın son gününden, yağmurlu ve yer yer elektrik kesintili bir Ankara akşamüstünden bildirdiğim yazının sonuna gelmiş bulunmaktayım malum ödevler beni bekler...
Yarın yeni bir gün, yeni bir ay... Herşey çok daha güzel olur dilerim...

25 Mart 2015 Çarşamba

Kalbim Bilir

Sevgi pıtırcığı olmadığım kesin... Sevmeyi bilmiyorum sanırım yada hakkını veremiyorum, bir sorun var olduğundan eminim ama teşhis koyamıyorum.
İlk defa geçen sene fark ettim, daha doğrusu yüzleştim bu sorunla...
İş yerinde bir arkadaşımızın bebişi olmuştu. Çocuklardan, bebeklerden bahsederken konuyla ilgili fikrimi beyan ettim.
Şöyle ki ben çok fazla bebek sevmiyorum, daha doğrusu sevemiyorum. İnsan kıyamıyor falan evet ama tüm hissiyatım sadece merhamet... Ne zaman ki şöyle biraz büyüyor, sana karşı tepki vermeye başlıyor hıh! işte o zaman sevmeye başlıyorum.
Arkadaşım bu yorumumu duyar duymaz başka özelliklerimi de üst üste koyunca direkt yaftaladı tabi... Senin sorunun belli oldu, sen karşılıksız sevemiyorsun dedi.
İlk duyduğumda şaşırdım, kabul etmek istemedim, nedense ağır geldi birden. (: Sonra düşündüm, gerçek olabilir mi diye? Vardığım sonuç ne mi? Pek tabii olabilir (:
Biliyorsunuz hayvanları seviyorum ama en çok köpeği, kediyi, vs. Mesela balıkları kediler kadar sevemiyorum yada kuşları, bir kediyi sevdiğinizde onun da sizi sevdiğinizden emin olursunuz yada bir köpeği sevdiğinizde çok net hissedersiniz onun da sizi sevdiğini... Ama balıklarda böyle bir şey mümkün olmuyor. Sevgisini gösteremeyen hayvanlara karşı ise yine sadece merhamet duygum ağır basıyor.
Sonra sıra insanlara geliyor, bakıyorum çevremdeki insanlara gerçekten sevildiğim kadar seviyorum daha doğrusu seviyormuşum, farkında bile değildim. Herhangi birine sevgim onun bana karşı olan hali ve tavrı üzerine şekilleniyor. Karşımdaki insandan en ufak bir negatiflik sezdiğim an o zamana kadar onu ne kadar sevmiş olursam olayım anında sıfırlanıyor.
Bu durumu kesinlikle tasvip etmiyor, doğru bulmuyorum, ilgili hususta özeleştirinin dibine dibine vurabilirim. ((: İnsan karşılıksız da sevebilmeli, burada ki karşılık menfi çıkar değil yalnız, altını çizmek istiyorum, karşımdaki insandan bir çıkar, bir fayda sağladığım sürece onu sevmeyi kastetmiyorum onun bana karşı olan saf sevgisini kastediyorum, yanlış anlaşılmasın. ((:
Sevgi arsızıyım da diyemem ki , tam aksine çok hoşlanmam böyle yoğunlaştırılmış sevgi gösterilerinden...
Peki neden böyleyim acaba? Evin küçüğü olmamın bu durumla bir ilgisi olabilir mı ki?  (:
Hayatımda ilk defa kökeninde sevmek fiili olan bir sorunumla yüzleşiyorum sanırım, üstesinden nasıl gelebileceğimi de ilk etapta kestiremiyorum.
Tasavvuf bu noktada yardımcı olabilir belki, sevilmekten ziyade sevmeyi öğretebilir bana kim bilir... Bu zamana kadar benim gibi sürekli beynini geliştiren, beyniyle hareket eden, beynini besleyen biri için artık kalbinin de eğitime tabi tutulma vakti gelmiştir belki... Karar verirken birazda kalbim bilir diyebilmeli belki ... ((:
Hem sevmek hem de sevilmek üzere o zaman, sevgiyle kalın... :*

15 Mart 2015 Pazar

Bir Delinin Hatıra Defteri - Gogol

Gogol'un Bir Delinin Hatıra Defteri, uzun süredir okumak istediğim bir kitaptı. Sonunda okumuş olmanın mutluluğu ile yazıyorum bu satırları. ((: Öncelikle söylemem gerekir ki kitap, beklentimi karşıladı, hayal kırıklığına uğratmadı beni, dilerim tiyatro sahnesinde seyretme imkanı da bulurum.
Kitaptan benim gibi okumak isteyip de henüz okuyamamışlar için bahsetmem gerekirse;
' Bir Delinin Hatıra Defteri', 'Palto' ve 'Burun' isimli 3 ayrı hikayeden oluşuyor. İsimlerini duyduğunuzda ne alaka diyebilirsiniz, 3'ü de birbirinden çok bağımsız gibi dursa da okuduğunuzda aslında çok da bambaşka olmadığını göreceksiniz. Gogol, içinde yaşadığı dönemin Rus toplumunu gözlemleyip analiz ediyor. Tabi bunu yaparken hafif bir ironi kokusu geliyor burnunuza. (: Kitapta var olan hikayeleri günümüze uyarlamak da çok zor olmayacaktır aslında...
Özetle bahsetmem gerekirse;
 Bir Delinin Hatıra Defteri, Aksenti İvanoviç adında sıradan 7. derece bir memurun genel müdürün kızını görüp ona aşık olması ile başlıyor. Şube müdürü bu yüzden aşağılayıp, hor görüyor İvanoviç'i. Generalin kızının bir de köpeği vardır ve konuşmaktadır. İvanoviç köpeğin yazdığı mektupları ele geçirir ve generalin kızının başka birinde gönlü olduğunu öğrenir. Bu kişi tabi ki soylu birisidir, bu mektuplarda kendisi ile ilgili ise yine aşağılayıcı, küçük düşürücü yorumlar bulunmaktadır. 7. dereceden sıradan bir memur olmayı artık kabullenemez, belki o çok daha soyludur diye düşündüğü sırada İspanya'nın kralını kaybettiğini okur ve kaybolan kralın ta kendisi olduğunu savunur. Basit, düz bir memur olamayacağı aşikardır, o aslında soylu bir kraldır tabi kendince, saray heyetinin kendisini karşılamaya geleceğini umarken kendini akıl hastanesinde bulur sonunda, tabi o bunun farkında değildir ama...
Palto: Akaki Akakiyeviç sıradan, çalışkan bir memurdu, bulunduğu mevkide yıllardır çalışmasına rağmen asla zam istememiş, şikayette bulunmamıştı. Genç memurlar kendisi ile bu yüzden sürekli dalga geçerlerdi. Akakiyeviç eskiyen paltosunun artık terzi tarafından tamir edilemeyeceğini öğrenir ve zar zor para biriktirerek sonunda kendisine yeni bir palto diktirir. Arkadaşları bunun üzerine bir davet verirler, Akakiyeviç bu tip davetlere pek de alışık değildir ve davet sonrası maalesef yeni paltosunu çaldırır. Paltosuna kavuşmak, hırsızları yakalamak için elinden geleni yapar. Sonunda nüfuzlu bir zata gidip derdini anlatır, başka yolu kalmamıştır paltosuna kavuşmasının ama nüfuzlu zat onu pişman eder huzuruna çıktığına. Akakiyeviç hastalanır ve maalesef iyileşemez, ölür. Herkes üzülür işte o anda, hatta nüfuzlu zat bile... Akakiyeviç'in hayaletinin dolaştığına inanırlar ta ki birgün hayalet nüfuzlu zatın arabasını durdurup onun paltosunu ve şapkasını alana dek, o andan sonra kimse ne duymuş ne de görmüş Akakiyeviç'in hayaletini...
Burun: 9.derece memur olan Kovalev bir sabah kalktığında burnu yerinde yoktur. Evet, yanlış duymadınız burnu yerinde değildir. İşin tuhafı kaybolan burun Kovalev'in berberinin sıcak ekmeğinin arasından çıkar, berber buna bir anlama veremese de burnu hemen tanır ve ondan kurtulmak ister. Burnu köprüden aşağıya atar. Bu sırada Kovalev ise olayın şokuyla her yerde burnunu aramakta iken onun insan kılığında, 6.derece memur kılığında  dolaştığını görür. Sonunda burnunu yakalayıp sahibine teslim ederler ama o da ne?! Burnu yerine yapışmıyor, ne yaptıysa olmuyor, doktor çağırıyor ama nafile... Doktor burnundan vazgeçmesi gerektiğini söylüyor. Kovalev için ise bu mümkün değildir, burunsuz bir hayat düşünemiyor, toplum içine çıkamıyor. Sonunda nasıl ki bir sabah burnu kendiliğinden kaybolduysa yine kendiliğinden geri gelip, eski yerini alıyor. (:

İyi pazarlar, şimdiden mutlu bir hafta herkese... ((:

1 Mart 2015 Pazar

Alice'nin Medanşeri Şubesi

Kafamın içinde yaşadığım kendime has bi' dünyam var benim. Orada kalmayı, orada yaşamayı seviyorum. Alice'in Medanşeri şubesi gibiyim. (:
Sosyal medya yazarı olsam da özümde asosyal olmaktan hoşlandığımı biliyorsunuz. Çevremdeki insanlar zor olduğumu düşünüyorlar, aslında tam tersi çok kolay bir insanım, anlayana. Çok bilinmeyenli bir denklem değil de tek bilinmeyenli bir denklem gibiyim.
Tamam, tamaaaammm her türlü denklemim, kabul ediyorum. ((:
Negatif özelliğim 'ben'i biraz önde tutmam yani canım isterse yaparım, istemezse yapmam. Şu ne düşünür, bu ne düşünür veyahutta şu ne yapmış, bu ne yapmış diye pek önemsemem. Böyle dedim diye şu sevmediğin gıcık kişilerle bir tutma ama beni, tamam mı? Gıcık değilimdir de birazcık huysuzumdur. ((: Kendi kendime küçük, mutlu

bir dünyam var. 
Bu diğer insanlara değer vermediğim, sevmediğim, saymadığım anlamına gelmesin. Saygı noktasında kusur etmem, adab-ı muaşeret konusunda hiç fena sayılmam, sevgi pıtırcığı olmasam da kimsenin kötülüğünü istemem, herkes mutlu olsun isterim, bunun için dua eder, elimden geldiğince çaba sarf ederim.
Amma velakin topluma uyum sağlayamıyorum bazen, gelenek-görenek damarıma kan pompalanmıyor sanırım, hatta böyle bir damarım olduğunu bile sanmıyorum. (:
Eğer bir şey mantığıma yatmıyorsa yada canım istemiyorsa yapmam, hele hele sırf ayıp olacak, şu ne der bu ne der diye hiç yapmam...
Dolayısıyla ben kendi küçük dünyamda mutluyum varsın dönem dönem asosyal olma özgürlüğümün tadını çıkarayım. ((:
Zaman zaman asosyal olmak bir özgürlüktür aslında kendinize zaman ayırabileceğiniz, kafanızı dinleyebileceğiniz, kendi wonderlandinizi inşa edebileceğiniz. ((: Deneyin, göreceksiniz. :*
Uyarı mahiyetinde; her şey tadında güzel o ayrı, dozajı abartmayın lütfen (:

Dolayısıyla özetle söyleyebilirim ki aslında; I'm not anti-social, I'm anti-idiot. (:

Alice in Wonderland ile başladık, Alice in Wonderland ile kapatalım o zaman.

Alice'nin Medanşeri Şubesinden sevgilerle, sağlıcakla kalın (:



24 Şubat 2015 Salı

Alfabe A-ile Başlar, Toplum Düzeni Aileyle Başlar (:

Aslında biliyorsunuz eğlenceli şeyler yazmayı seviyorum genelde ama son zamanlarda olmuyor, içimden gelmiyor bi' türlü. Haber programlarını seyrettikçe, okudukça yaşam enerjim yok oluyor resmen, acaba ne yapabilirim, benim payıma ne düşüyor çözüm için diye düşünmeye başlıyorum. Bugün gerçekten çok önemli olduğunu düşündüğüm bir şey paylaşmak istiyorum sizlerle, özellikle ebeveynlerle...
Bir çocuğun en iyi arkadaşı, dostu, sırdaşı kesinlikle annesi - babası veya en azından ikisinden biri olmalı. Çocuklar ailelerinden korkmamalı, her ne olursa olsun ailesinin onun arkasında, onun destekçisi olduğunu bilmesi lazım.
Henüz ortaokula yeni başlamıştım, bir akşam babamla Sinan Çetin'in Film Gibi programını seyrediyorduk. Hatırlayanlarınız olmuştur mutlaka. (: Küsleri barıştırırlardı, kavuşamayanları kavuştururlardı, kapılar açılırdı, vs. (:
Bir kadın gelmiş hikayesini anlatmış, babasının onu affedip gelmesini bekliyordu. Babası gelmemişti ben de sesli olarak ben olsam ben de gelmezdim dedim. Babam nedenini sormuştu, yapmadığı şey kalmamış, kendisi kaçmış gitmiş, sonra da beni affet diye gelmiş, baştan gitmeseymiş dedim. Babam durdu, peki aynı şeyi yapan ben olsaydım beni de affetmez miydin diye sordu, bir an afalladım, olur mu öyle şey, sen benim babamsın, her ne olursa olsun ben seni affederim demiştim.
Babam da sen anne-baba sevgisini biliyorsun ama evlat sevgisini henüz bilmiyorsun demişti gözleri dolu dolu bir şekilde. Sen de her ne yaparsan yap, her ne yapmış olursan ol biz seni affederiz, unutma sen benim kızımsın ve hep öyle kalacaksın demişti. O an çok idrak ettiğim söylenemezdi ama babamın o duygusal hali beni derinden etkilemişti. Düşünün hala daha aklımda. (:
O akşamı hiç unutmadım, biliyordum ben ne yanlış yaparsam yapıyım ailem arkamda olacaktı. O yüzden onları üzmemek, onların bana olan güvenini sarsmamak için yanlış yapmamaya çalışıyordum kendimce. Yaptığım da ise bunu onlarla paylaşmaya çalışıyordum.
Kız çocukları ve anneleri arasında bir bağ oluyor ya normalde, malum kız muhabbeti (: Benim o bağ babamla aramda vardır. Sana bir şey söyleyeceğim ama kızma dediğimde gerçekten kızmaz, dinler sadece dinler, akıl vermez, konu ile ilgili benim fikrimi sorar, sorunu gözümde minimize etmemi sağlar ve bilirim ki kimseye söylemez. Anlattığım şey babamla aramda kalmıştır, bundan eminimdir.
Bu böyle olmasaydı ben bir hata yapsam ve ailemden gizlemek zorunda kalsa idim, hatamı örtbas etmek için yeni hatalar yapacak,  her yeni hata bir yenisini doğuracak, yalan yalan üstüne olacaktı. Bu durum beni ailemden uzaklaştıracak, yeni arkadaş çevrelerine sokacak, ailemden bulamadığım güven duygusunu yabancılarda arayacak, eğer şansım yoksa yanlış kişilerle, yanlış ilişkiler içerisinde bulacaktım kendimi. Her insan hata yapar, hepimizin hataları var, önemli olan hatamızın farkına varmak, bir daha yapmamak. Hata zincirinin halkası olmamak...
Çocuklarınız sizden korkmasın, sizden bulamadıkları sevgiyi, saygıyı, güveni, ilgiyi başkalarında aramasınlar. Onları kendinize yabancılaştırmayın...
Gözlemlediğim kadarıyla ebeveynler kızılacak yerde kızmayıp, kızılmayacak yerde kızıyorlar genelde. Çocuğunuz sizinle bir sırrını, bir hatasını paylaştığında ona sakın ama sakın kızmayın aksine bu durumu sizinle paylaştığı için teşekkür edin bence.
Bu yazdıklarımın hiçbir bilimsel geçerliliği yok, tamamen kendi izlenimlerim ve kendi düşüncelerim. Aile olmak, aile olabilmek gerçekten çok önemli, aile kutsal bir birim benim için, kutsallığını ve mahremiyetini kaybetmemeli, toplumumuzun selameti için gerekli bu.
Herkes kendi evinin önünü süpürse sokaklar tertemiz olur diyoruz ya, herkes kendi ailesine sahip çıksa, sevse, eğitse, korusa kollasa toplum da tertemiz olur inanın.
Alfabe A-ile Başlar, Toplum Düzeni Aileyle Başlar  ((:
Böyle çok kamu spotu gibi oldum bugün farkındayım (:
Sevgiyle kalın :*

19 Şubat 2015 Perşembe

Organik Derken?!

Yolda yürürken sizden korkup kaçan sokak hayvanlarına denk gelmişsinizdir mutlaka. Halbuki siz sadece yolda yürüyorsunuzdur ama o korkup kaçar, peki neden? Hayvanlar bile güvenmiyorlar insanlara, Allah bilir kendini insan sanan bir mahlukat acaba ne zarar verdi de hayvancağız o kadar korkar oldu insanlardan?!!!
Hayvanları seviyorum hem de çoook. Özellikle sokak hayvanlarının yeri apayrıdır benim için. Hayvan sevmekle kalmıyor, hayvan sevgisinin merhamet duygusu ile doğru orantılı olduğunu düşünüyorum.
Günün birinde bir sokak köpeğine 1 dilim ekmek vermiştim. O sokak köpeği, o 1 dilim ekmek için bir daha ayrılmamıştı kapımızdan, bizi sahiplenmişti, eve yabancıların girmesini önlüyor, başka başıboş köpekler gördüğünde havlıyordu. Yediği lokmayı hak etmeye çalışıyordu sanki, hiç nankörlük etmedi. Nankörlük insanlara has bir özellik sanıyorum. O köpek olmanın verdiği sorumluluğu sonuna kadar yerine getirdi.
Bir kedim vardı, yine sokak kedisi. Bir kere başını okşadım diye peşimden ayrılmayan, doğurduğu yavrularını bir kez başını okşadım diye tek tek bizim kapımızın önüne taşıyan bir sokak kedisi. Sanki başına gelecekleri biliyormuş gibi yavrularını bize emanet ettikten sonra araba çarpan ve maalesef hayatını kaybeden bir sokak kedisi. Öldüğünde henüz yavruların gözü bile açılmamıştı, peki onları kim sahiplendi, kim büyüttü, kim emzirdi dersiniz? Bir erkek kedi. Şaşırdınız di' mi? Yanlış okumadınız; evet, emzirdi dedim. Tüylerini emiyorlar ve o hiç sesini çıkarmıyordu. Sanki insanlık dersi verir gibiydi... Erkek olmasına rağmen annelik yaptı hepsine.
Hayvanlar da can taşıyor, onların da sinir sistemi var yani onlar da acıyı hissediyorlar. Nasıl ki senin eline iğne batsa acıyor, aynı acıyı onlar da hissediyor. 
Öyle şeyler okuyoruz, dinliyoruz, görüyoruz ki... Hayvan bile yapmaz diyoruz. Hayvan yapmıyor ama insanoğlu yapıyor işte. İnsan, insanlığından utanıyor bazen... 

Sevmek, merhamet etmek, şefkat duymak, empati kurmak bu kadar zor mu gerçekten? Bu kadar ulaşılmaz mı? 

Canlı varlıklara organik, cansızlara inorganik denir diye öğrettiler bize...

Yediklerimiz, içtiklerimiz organik olsun diye çabalıyoruz peki biz gerçekten organik miyiz? 

 "Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyabiliyorsa insandır." demiş Tolstoy...

Sadece canlı değil insan olabilmek temennisiyle...

24 Ocak 2015 Cumartesi

MİMDİR MİM -14- : 2014 Mimi

Sevgili Sultan'ın 2014 mimi ile karşınızdayım. (: Mim için Sulti'ye çok teşekkür ediyorum çünkü benim gibi sıfır hafıza birinin bile anılarını güncellettin. ((:
2014 Mimi
2014 Yılı;

1- 2014 Yılını nasıl tarif edersin?
2015'ten bir öncesi, 2013'ten bir sonrası yani özel bir anlam yükleyemedim maalesef. (:
2- Uzun zamandır yapmadığın ve tekrar başladığın neydi?
Blog yazmak :p
3- Hayatında ilk kez yaptığın neydi?
Doktoraya başladım, sayılır mı? (:
4- Kilo aldın mı/verdin mi?
Benim durumum biraz al gülüm ver gülüm, standardı tutturuyorum ama çok şükür bi' şekilde :p
5- Saçlarını uzattın mı/kısalttın mı?
Uzattım ama az (:
6- Kozmetik ve bakım için daha çok mu yoksa daha az mı para harcadın?
Çok harcamadım, makyaj yapmadığım için biraz şanslıyım (:
7- En fazla gelen cep telefonu faturan?
Faturam aynı benim tarifemi değiştirmedim. :p
8- Yaptığın tatil?
2015 daha çok tatil yapabilirim umarım, tüm iznimi kullanmama rağmen dönüp baktığımda sanki hiç tatil yapmamışım gibi. :((( Yetmiyor bana tatillleeerrrr :'(((
9- Çok alkol içtiğin oldu mu?
Daha önce de söylemiştim alkol yok, sigara yok; eski yeşilaycılardan bi' ben kaldım sanırım (((:
10- Telefonla en çok görüştüğün kişi?
Ailem
11- En güzel anılarından bir tanesi?
Öyle ha! deyince gelmedi aklıma birşey genel olarak yüzümde bi' tebessüm var ama sebebi bilinmez (:
12- Zamanını en çok kiminle geçirdin?
Matematiksel olarak bakarsak illaki iş arkadaşlarımla ama geçirilen zamanın sağladığı faydayı kastediyorsa "en çok" ibaresi kesinlikle ailemle (: Arkadaşlarım arasından da en ama en çok Fırtonyusumla :*
13- En çok dinlediğin şarkı?
Bunu da bilemedim ama 2014'ün son zamanlarında en çok Jessie J, Ariana Grande ve Nicki Minaj'ın Bang Bang şarkısını dinledim.
Bir de The Cardigans'ın Lovefool şarkısını tekrar keşfettim, Coldplay ise benim için hala özel ((:
14- Aklında en çok kalan kitap?
Yok, kalmadı aslında ama 2014 yılında ilk defa Tuna Kiremitçi okudum. "Sonun Geldi Sevgilim". Ben de şaşırdım ama fark ettim ki daha önce hiçbir kitabını okumamışım. Gayet hoş bir romandı, su gibi aktı bitti. (: Neden daha önce okumadığıma hayıflandım...
15- En beğendiğin dizi?
Bundan da daha önce bahsetmiştim, dizi takip edemiyorum çok sıkılıyorum diye ama şöyle bir düşününce sanırım en çok güldüklerimden biri 2 Broke Girls'tü. ((:
16- 2014'te çıkardığın ders?
Şükür, şükür, şükür... Şükretmeyi bilmeli insan...
17-Güzel olay?
İlk aklıma gelen bir akşam apartmanımıza bir sokak kedisinin girmesi oldu, akşam akşam nasıl girmiş, nereden girmiş bilinmez gelmiş bizim kapının önünde miyavlıyordu. Ben de içeri aldım tabi hemen, kedinin eve girdiği andaki o şaşkın ve meraklı hali çok sevimliydi. ((:
18- Berbat olay?
Savaşlar, ölen çocuklar, perişan olan hayatlar... Zor dayanmak gerçekten çok zor, yürek dayanmıyor. :'(((
19- Kendini başarılı hissettiğin olay?
Bu bölümde fonda Eye of The Tiger çalsın olur muuu?! (: Sömestr olmuş, derslerimden geçmişim, ohhh missss daha ne olsun!!! (:
20- İmkanın olsa 2014 yılını yeniden yaşamak ister miydin?
Yok, yarınlar da yarınlar da mutlu olmak var. (((:
21- 2015 hakkında ilk düşündüğün ve hissettiğin?
Soğuk kesinlikle soğuk. Ankara'da yaşayan biri olarak 2015'in bana ilk hissettirdiği şey ayaz oldu maalesef. ((:

Kimleri mimliyorummmm.... Firtonyus, Mimikli Böcek, Beyza Aydın Baser, Havva Peynirci (((:   

15 Ocak 2015 Perşembe

Deep Tone: Sade ve Derin

Sene 2010... Deepblueeagle olarak tanıdım onu ben… Dile kolay yaklaşık 5 sene... İlk olarak ismi dikkatimi çekmişti ama daha sonra insanın okudukça okuyası gelen yazıları, sıcacık - samimi yorumları, her daim nazikliği ve mütevazılığı, bunca zamandır hala aynı çizgide olması sebepleriyle birçoğumuzda olduğu gibi blogcanlar arasında Deep’in yeri benim için de ayrıdır. (:
Uzun bir süre ara verdim blog yazmaya, döndüğümde Deep’i hala yazıyor görmek benim için mutluluk vericiydi. Hatta ve hatta blog yazarlığını bir kitapla taçlandırmış olması kesinlikle takdire şayan, mutluluğun yanında gurur verici bir duyguydu. Her zamanki mütevazılığı sebebiyle benim çok geç haberim oldu bir kitabı olduğundan. Haberim olduğu günden bugüne kadar da hep aklımdaydı onunla ilgili bir şeyler yazmak ama yoğunluğumdan ötürü arada kaynasın istemiyordum. Böyle sakin sakin yazmak istiyordum ve nihayet amacıma ulaşmış bulunmaktayım. (:
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Deep kısa hikayeler yazma konusunda gerçekten çok iyi. (: Bazı hikayeler keşke daha uzun olsa dedirtiyor, tadı damağınızda kalıyor, Türk kahvesi gibi az ama öz. (:
Kitapta 8 ana başlık altında Deep’in alıştığımız blog yazıları tadında yazılar bulunmakta. Hem kitabı biraz geç okumanın vermiş olduğu üzüntü hem de Deep’in kitabını okuyor olmanın heyecanı ile bir çırpıda okuyup bitirdim ama aslında yavaş yavaş, sindire sindire, tane tane okumak daha mantıklı ve keyifli olacaktır. Her yazı başlı başına farklı bir öykü aslında yani hepsini birbirine karıştırmamakta fayda var bence. (:
Benim favori yazılarım arasında Tarçınlı Hayat Silgisi, İyilik Makyajı, Jülyen ve Gülümsek Yaşam var. Genel olarak en sevdiğim bölümler de Gelişim ve Mevsimler sanıyorum. (:
Tatilde, yolculukta, canınız sıkıldığında açıp açıp okuyabileceğiniz güzel bir kitap gerçekten, mutlaka en az bir yazının içerisinde kaybolacaksınız, kendinizden bir parça bulacaksınız ve  hiç bitmesin isteyeceksiniz. ((:
Deep kitabın tekrardan hayırlı, başarıların daim olsun, nice nicelerine inşallah… (:
Kitabın kütüphanemdeki yerini çoktaaaan aldı bile... ;))


8 Ocak 2015 Perşembe

Pamuk Prensesten Hallice

Bazen canım sıkıldığında cevabını çok derinlerde arıyorum, hemen çocukluğuma iniyorum, sebebini buluyorum. (: Lakin sorunu o kadar derinden bulup çıkarıp sonra lönnnkk diye ortada bırakıyorum. En küçükken doktor olmak isterdim, sonra cumhurbaşkanı olmak istedim, ortaokul döneminde psikiyatr olmak istedim hatta psikolog bile olabilirdim, lise döneminde ise diş hekimi... Evet, maymun iştahlıyım biraz. ((: Sonuçta şuan hiç biri de değilim.
Dertlerimi gözümde büyütmedim hayatımın hiçbir evresinde, hep göz ardı ettim, kulak ardı ettim, kendi kendime yettim yetmeye çalıştım. ((:
Daha mini minicikken bile canımı sıkan bir şey olduğunda gizli gizli ağlardım, kimseye söylemezdim, kendi kendime bir şekilde terapi yapardım, mantık çerçevesinde olayı olağanlaştırmaya çalışırdım. Mantıklı, her şeyin farkında bir çocuk olmak da zor azizim... Benim çocuğum bu yüzden ya çok şanslı yada hiçbir şeyi saklayamayacağı için çok şanssız olacak, ne kadar çaktırmamaya çalışsa da mümkün değil illa ki anlarım, can sıkıntısını saklamaya çalışmanın her türlü yolunu biliyorum çünkü. (((:
Dolayısıyla da çevremdeki herkes beni pür neşe sanıyor. Sanki hayatımda hiçbir sorun sıkıntı yok, pamuk prensesten halliceyim. ((: Ama insanız sonuçta mutlaka dert, tasa oluyor yani...
Bilirsiniz, bu meret geldi mi de üst üste gelir hep... Mesela bu meret şu sıralar bana yatıya gelmiş, hiç gitmeye de niyeti yokmuş gibi. Elimi attığım her şey kuruyor, arkadaş. :'((
Ama toplumda sanki benim ve benim gibilerin mutsuz olmaya hakkı yokmuş gibi, herşeye rağmen saf saf gülümseye çalışıyorum hala... Anlayacağınız içim makber çalıyor, dışım roman havası. (:
Bunlar da geçecek biliyorum, Müslüman hiçbir zaman ümidini kaybedemez, kaybetmemeli çünkü ama, bunun aması da olmaz biliyorummm ama, yine de bazen ümit etmek daha çok yorucu oluyor, ümidini kesip herşeye rağmen varolanı kabullenmek daha kolay geliyor. Halbuki bu durum biraz bencillik, biraz sabırsızlık, biraz nankörlük sanıyorum biraz da tembellikten öte geliyor.
Allah istemediği takdirde bir yaprak bile yere düşmez sonuçta... Dolayısıyla ne diyoruz o zaman;
" Mevla görelim neyler,
   Neylerse güzel eyler..."
Güzel günler hepimizin olsun inşallah :*