???

Fotoğrafım
Bildiğin çikolata... Yokluğunda canın çeker, görünce için gider, fazla yediğinde geri döner, her koşulda seni deli eder :) İletişim: medannseri@gmail.com

Çikolata Severler...

31 Aralık 2011 Cumartesi

Yılbaşını Saklasak da mı Kutlasak, Saklamasak da mı Kutlasak?

Her sene gündeme gelir şu  yılbaşı kutlama mevzusu, acaba kutlamalı mı, kutlamamalı mı?
Şimdi efendim biz kapı gıcırtısına oynayan, eylemlerini, protestolarını bile sokakta halay çekerek davul-zurna eşliğinde yapan, tabir-i caizse 9'8lik bir milletiz.
Seviyoruz eğlenmeyi, o yüzden bizler için önemlidir resmi ve dini bayramlarımız. Ama yetmiyor azizim yetmiyor demek ki... Bizimkiler yetmiyor, yok cadısıydı yok sevgilisiydi yok yılbaşısıydı derken uluslararası düzeyde de kutlamadığımız gün, bayram kalmıyor.
İnsan gibi kutlandığı sürece benim için bir problem yok, söylemesi ayıp bana ne...Sorsan herkes her şeyi benden iyi biliyor. O yüzden umrumdışı...
2011 bitsin ama artık, hiç sevmediğim resmen ömrümden kayıp bir yıl oldu...
Hayatımda hiçbir değişiklik olmadı, yerimde saydım...
Ufak tefek mutluluklar da yaşamadım değil tabi şimdi hatırlamasam da mutlaka mutlu olmuşumdur, yüzümü güldürmüştür yer yer. Mesela bir keresinde ımhhhhhh, şey olmuştu hani ne çok mutlu olmuştum şeyyy hani ımhhh... Yok ya gelmiyor aklıma hiçbir şey ... Kayda değer bir şey olmamış demek ki, anlıkmış hepsi zorlamaya gerek yok ...
2012 sen 2011 gibi olma tamam mı? Gerçi ilk kazığını attın bile cumartesi gecesine gelerek ama hadi bunu saymıyorum. Ne olurdu hafta içine denk gelseydin de biz de fazladan bir gün tatil yapsaydık?
Neyse, daha birbirimizi tanımıyoruz bile kavgaya gerek yok, önce tanışalım, sonra alttan alan taraf hep sen ol ama 2012...
Miladi takvimi kullandığımıza göre yarın hepimiz için yeni bir gün, yeni bir ay, yeni bir yıl olacak.
Sanırım yeni bir başlangıç için yeteri kadar koşul sağlanmış oluyor, daha n'olsun ...
2012 mutlu et bizi...

24 Aralık 2011 Cumartesi

Sevgili Kar Farklı Mevsimlerin İnsanıyız Biz

Sevmiyorum karı, kışı, yağmuru. Soğuk olsun somsoğuk olsun gıkımı çıkarmam ama üzerine bir de böyle kardı yağmurdu falan derken iyice depresyona giriyorum ben, sevmiyorum işte sevmiyooruuummmm. :'((((
Sabah sabah kalktım baktım kar yağıyor sinir oldum hatta sinir bombası oldum iyice. Tamam, yağmur berekettir, kar mikropları kırar falan filan biliyoruz sonra barajlarımız da dolacak susuz kalmayalım di mi, Allah'ın işine de karışılmaz haddime değil zaten de sevmiyorum işte. Mutsuz oluyorum ya, yeni yılı da sevmiyorum zaten. Hele o saçma sapan orta yerde cınngll cınngılll bellsleyenlere iki kere gıcık oluyorum.
Tekrar ediyorum kış uykusuna yatmak istiyorum ben de. Kışın dondursunlar beni baharda çözsünler. Hem zaten eminim Uyuyan Güzelimiz Prenses Aurora eline kıymık battığı için falan değil kıştan kaçmak için uyumuştur hıh! :'(
Ya da şöyle olsun kış uykusuna yatmasam ama kış izni alsam. Bu da olur bak hatta daha iyi olur. Kışları bu karlı yağmurlu havalarda işe gitmesem evimde otursam o zaman severdim bak karı....
Buradan "kar"a sesleniyorum...
Sevgili Kar...
Yağ ama tutma tamam mı? Pazartesi etraf bembeyaz olmasın, yollar kapanmasın, ben işe giderken düşüp bi' tarafımı kırmayayım ya da kırayım... Kırınca kırık izni alırım kar izni alamasam da. (((:
Öyle işte sevmiyorum ben seni, yapacak bir şey yok. Beyaz rengi de sevmem zaten sorun senle değil yani alınma, bana kızıp şimdi deli gibi yağma tamam mı?! Farklı mevsimlerin insanıyız biz ...

Yazımın anafikri: Depresyona giren, bunun için çevresinde gördüğü her şeyi suçlayan, mutsuz belki biraz umutsuz kurtuluş için alış-verişi seçmek isteyen ama pişman olmak istemeyen, masterında tez aşamasına gelmiş, bankada yıl sonu hedefleriyle sapıtmış bir kısçenin ruh halinden kesitler. (:

12 Aralık 2011 Pazartesi

Hayatı 'SOL'dan Yaşamak....



Beynin sol yarım küresi vücudumuzun sağ tarafını, sağ yarım küresi de sol tarafını yönetmektedir. Dolayısıyla beynin sağ lobunun sol lobuna göre daha gelişmiş olması durumuna solaklık denir diyebiliriz ki genel olarak günlük işlerde sol elin, ayağın vs. sağ el, ayağa göre daha baskın kullanılmasına solaklık denmektedir.
Solaklığın nedeni konusunda tıp dünyasında kesin bir sonuca varılmamakla birlikte genetik faktörlere, bebeğin anne karnındaki gelişimine bağlı olduğu şimdilik daha yaygın olarak kabul edilegelen görüşlerdendir.
Solaklığın nedeni bilim adamları tarafından araştırıla dursun solak kişilerin yaşadığı gündelik sorunlar onların toplum tarafından sakar olarak nitelendirilmelerine hatta sağaklara göre daha az yaşamalarına sebep olmaktadır. Sağaklara göre kurulan bir dünya düzeninde solakların yaşadığı gündelik sorunlara baktığımızda;
* Zaten solak olduğunuz anlaşıldığı an büyüklerinizden sağak olmaya teşvik konusunda bir baskı görürsünüz ki en büyük sıkıntılardan biridir sizi solak olarak kabul etmelerini sağlamak.
* Cetvel, makas, bıçak, cezve, kepçe gibi araçları kullanmaları sağaklar anlamasa da solaklar için bir mucize mahiyetindedir.
* Büyük şehirlerde yaşıyor akbil veya ego kartı kullanıyorsanız üstüne üstlük birde solaksanız akbili basarken veya ego kartıyla turnikeden geçmeye çalışırken herkes sağ eliyle kartını okutup soldaki turnikeden geçmeye çalışırken siz sol elinizle kartı okutup sağ taraftaki bambaşka bir turnikeden geçmeye çalışırsınız ama başarılı olamazsınız ta ki karşıdan sizi görüp uyaran güvenlik görevlisinin ikazına dek.
* Okul dönemi başlı başına bir sorundur zaten. Sıra arkadaşınızın da solak olma ihtimali çok düşük. Dolayısıyla siz hep solda oturmak zorunda kalan taraf olursunuz kollarınızın çarpışmaması için. 
* Sıra değil de kolçaklı sandalye varsa bir de daha büyük bir problem sizi bekliyor demektir çünkü hiçbir zaman aradığınızda sol kolçaklı bir sandalye bulamazsınız. Sağ kolçaklı bir sandalyede eğri büğrü oturur yada yandaki boş sandalyenin kolçak kısmını da işgal edersiniz.
* Saatinizi sağ kolunuza takarsınız dolayısıyla saatinizi ileri-geri almak istediğinizde buton terste kalacağı için kolunuzdan çıkarmak zorundasınızdır.
* Mouse kullanıyorsanız mouse PCnizin hep solundadır ve sizden sonra gelen kişinin mouse un burada ne işi var diye tepkisine maruz kalırsınız ayrıca herkesin tıklama işi için kullandığı işaret parmağı yerine siz orta parmağınızı bu konuda üstün beceri sahibi yaparsınız.
* Birçok teknolojik eşyayı (telefon, fotoğraf makinesi, klavyedeki numberpad, vs.) kullanmakta zorluk çekerseniz, düğmeler hep ters tarafa konmuştur çünkü.
* El sıkışırken önce sol elinizi uzatır gayri ihtiyari karşıdaki kişinin ufak bir şaşkınlığından sonra 'Seni şakacııı seniiiiiii' ithamıyla karşılaşırsınız.
* Hele bir de bayansanız ilk etapta tığ tutamaz, kanaviçe işleyemez, örgü öremezsiniz. Bunları öğrenmek  için ekstra ekstra çaba sarf etmeniz gerekir. Hem cinsleriniz inci inci çeyiz dizerken siz onları seyredersiniz. (:
* Trafiğin sağdan aktığı bir ülkede yaşıyorsanız ki büyük ölçüde öyle araba kullanmakta bir sanat oluyor sizin için.
* Cicili bicili kupalar alıp bir şeyler içmek istediğinizde asla o beğenerek aldığınız kupanızın figürünü göremezsiniz.
* Ambalajlı bir ürünü açmak istediğinizde açma yerini bulana kadar akla karayı seçersiniz.
* Kapıları, dolapları, pencereleri açarken hep kolların, kulpların neden ters takıldığını düşünürsünüz.
* Musluklarda eliniz farkında olmadan hep önce sol tarafa gider ve sıcak su temasıyla kendinize gelirsiniz.
* Sizi sol elinizle yazan biri gördüğünde nedense şaşırıp sanki çok anormal bir durummuş gibi 'Aaaaaa sen solak mısın?' sorusuna muhatap kalırsınız.
* Yazdığınız yazıyı göremezsiniz. Kara kalem veya mürekkep kullanıyorsanız eliniz yazdıklarınızın üzerinden geçtiğinden hiç temiz kalamazsınız.
Lakin solaklık gerçekten bu kadar negatif bir şey midir? Bir solak için tüm bu olumsuzlukların yanında oldukça da eğlenceli bir şeydir aslında.

Mesela;
* Burası benim tersime geldi deyip otobüslerde istediğiniz özellikle de cam kenarına geçme şansı tanır size,
* Sonra okul döneminde öğretmenler düzgün oturun, kağıtlarınızı kapatın diye uyarırken siz sağa dönmüş bir şekilde ben solağımda ondan öyle yazamıyorum deyip kopya alma-verme işlemlerinde başarı sağlayabilirsiniz. (Tabi siz kötü çocuk olmayın uslu uslu oturup cevaplayın soruları, kopya çekmeyin (: )
* Solaklar zekidir tezini arkanıza alıp yürü ya kulum modunda dolaşabilirsiniz.
* Birçok spor dalında kendinizi geliştirip bu özelliğiniz sayesinde başarılı bir sporcu (futbol, tenis, ekstrim, vs. ) olabilirsiniz.
* Dünya nüfusunun yaklaşık %10-%15 inin solak olduğu bilindiğine göre bu ayrıcalığın tadını çıkarabilirsiniz.
* Diğer solakdaşlarınızla daha kısa sürede iletişim kurup, diğer insanlara göre çok daha kısa sürede kaynaşabilirsiniz. Yaşasın solak kardeşliği moduna geçebilirsiniz.
* Genelde dikkat çeken biri olursunuz.

Yani dezavantajları avantaja rahatça çevirebilirsiniz.
Tüm bu avantaj-dezavantajın yanı sıra solaklık toplumlarda geçmişte de günümüzde de çokta hoş karşılanan bir durum değildir. Avrupa'da Ortaçağ döneminde solaklara cadı damgası vurulmuş ve sol tarafında beni olan kadınların yakıldığı rivayet edilmektedir. Japonya'da ise evlendikten sonra eşinin solak olduğunu öğrenmesi boşanmayı meşru kılan sebeplerden biri sayılmakta imiş. İslam dünyasında da sol elle yemek yemenin haram kılındığını biliyoruz. Şeytanın sol elle yemek yiyor olması, geçmişten bugüne birçok resimde solak olarak çizilmiş olması solaklığın birçok toplum tarafından hoşgörülmemesinin altında yatan sebeplerden olabilir.
13 Ağustos'un Dünya Solaklar Günü olarak kutlanıldığını hatırlatır, bu dünyada yalnız olmadığınızı belirtmek isterim.
Birgün bile olsa dünyayı sol tarafından yaşamak dileklerimle ... 

Not: Malum projeydi, sınavdı, sunumdu derken yeni post giremiyorum lakin daha önce yaklaşık 1 yıl önce tam olarak şurada yazmıştım bu yazıyı. Sizlerle de tekrar paylaşmak istedim. Tüm solaklar için gelsin.... 

7 Aralık 2011 Çarşamba

Renk Sorunsalı

Günlük yaşantımda öyle renkleri çok fazla kullanan biri değilimdir veya olmadığımı zannediyorum, rengim laciverttir. Benim olayım budur yani, tek vazgeçilmezim lacivertim. Herşeyim laciverttir, eteklerim, çantalarım, ayakkabılarım,vs.vs.vs.vs..... Alış-verişe çıktığımda da gözüm önce hep lacivert arar, lacivert şeylere takılır. Baştan aşağı da lacivert olamayacağım için bazen araya renk katarım. Mesela yeşil-lacivert uyumuna bayılırım, mor-laci, beyaz-laci, kırmızı-laci, turuncu-laci, pembe-laci ise sıklıkla kullandığım kombinler. 

Pembe rengi severim aslında ama yakıştırmıyorum pek kendime. O yüzden haftada hatta iki haftada bir anca kullanırım yada kullanmam pembe-laci kombinasyonları. Şöyle bütün olarak incelendiğinde lacivert yine en ağır basan renk olur her halükarda. 
Velhasılı kelam buna rağmen hep çok renkliymişim gibi tepki alıyorum çevremden, örnek geçen günlerde yeşil-laci çizgili gömlek, laci-etek kombini yapmıştım. İş yerimde herkes bugün ne güzel rengarenk olmuşsun yine diye tepki verdi. İnanın gittim aynaya baktım, üzerimde bir renk var da benim gözümden mi kaçıyor diye, hayır yani bildiğin lacivertim. Çok renkli olmak kötü bir şey mi hayır değil ona da bir sözüm yok ama yanlış teşhis koyuyorlar işte. Ben çok renkli değilim. (((: 
Sonra düşündüm taşındım böyle bir yargıya nereden varabilmiş olabilirler diye. Çünkü benimle ilgili akıllarına gelen ilk şeylerden biri büyük ihtimal renklerle ilgili olur ve vardığım sonuç: Renkli olan aslında benim dışım değil içim. (((((: 
Renkli giyinmesem de renkli bir kişiliğim var. Bunu inkar edemem işte. 
Dolayısıyla onların algıladığı bu renklilik tamamen psikolojik bence. Şimdi diyorsunuz biliyorum, Medanşeri tek derdin bu mu Allah aşkına diye ama öyle değil işte, inanın dert oldu bu konu bana. Daha renksiz nasıl giyinebilirim diye düşünmekten bir hal olmuştum sanki çok renkli giyiniyormuşum gibi en son dedim ya sadece gömleğimin çizgilerinde yeşil vardı onun dışında baştan aşağı laciverttim ve yine aynı tepkiyi verdiklerinde anladım. Durum budur. Ben baştan aşağı simsiyah giyinsem dahi onlar ne kadar renklisin diyecekler. (:
Sonuçta laci - siyah - beyaz iş hayatının vazgeçilmezleri renk olarak bile algılanamazlar bu bağlamda.
Öyle işte... Gülmeyinnnn ((:

11 Kasım 2011 Cuma

MİMDİR MİM -9- : EN RENKLİ MİM

Sevgili Lunarita enn renklisinden mimlemiş beni, fark ettim ki çooook uzun zamandır mim yazmıyorum, hazır konu da eğlenceliyken cevap veriyim hemen dedim ve Luna sayesinde üç gün üst üste post girerek 3*3 lük bir blog olmayı başardım. 



Mim : 
1- Ruhunuz hangi renk?

2- İzlediğiniz blogçular sizce hangi renk?



Öncelikle renkleri ve anlamlarını veriyim : 

Beyaz: Temizlik, saflık ve güven hissi verir. Hüzünlendirir.
Siyah: Konsantrasyonu ve özgüveni artırır. Çoğu ülkede matemi temsil eder.
Mavi: Özgürlük hissi verir ve sakinleştirir.
Yeşil: Dinlendirir ve huzur verir.
Kırmızı: Tansiyonu ve kan akışını hızlandırır. İştah açar.
Sarı: İnsana heyecan ve canlılık verir. Dikkat çekicidir.
Mor: Bilinçaltını olumsuz etkiletebilir.
Pembe: Neşe, güven ve rahatlık verir.

Turuncu: İştah açar, yorgunluğu giderir.
Lacivert: Düşünce gücünü arttır, ciddiyet verir.
Kahverengi: Toplum içinde rahatlık ve güven verir.
Gri: Alçakgönüllüğü ve dengeyi ifade eder.

Gönül isterdi ki BJKli olarak siyah-beyaz bir blog olayım ki düşündüm de neden olmasın. Siyah-beyazım ben evet, oldu bitti. İtirazı olan? - Olmayan? Kabul edilmiştir. ((((:

Gelelim sizlereeeeeeeeeee,

Muyurt; kuzucum bence sen beyazsın hem de bembeyaz. :* Biraz da pembesin aslında ama son dönemlerde hep hüzünlü yazılar yazıyorsun o yüzden beyaz+pembe = uçuk pembesin sen ehehhee (((:

Sihirlim; pembesin sen benim için hem de toz pembe. (: Başka bir renk olamazdı hem neşe hem güven hem rahatlık veriyorsun daha ne olsun. :* Bir de yeni temanla biraz da yeşilsin. (:

Lovemecim; sen de pembişsin hem de sarısın. (: Yazıların hem dikkatimi çekiyor hem de gülerken ister istemez canlanmış oluyorum. :* 

ByDg; hem mavi hem yeşilsin. mavi+yeşil... kombinasyon süper. (: en sevdiğim iki renktir kendileri ve en sevdiğim bloggerlardan birini temsil ediyorlar. :*

Profösör;  hem gri, hem lacivert, hem kahverengi biraz da yeşilsiniz benim için, yani tam multicolour bloggersınız. (: Seviyoruz çok renkli blogunuzu da yazdıklarınızı da. (:

MetalSimyacı; blogu her ne kadar kahverengi de olsa bilinç altımı etkilemeye de çalışsa renk olarak benim için mavisin. (: Hatta bazen laciverte bile kaçıyorsun ama en çok mavi. (: Böyle mavi mavi yazmaya aynen devam et diyorum, hayallerinden de vazgeçmemeli hiçbir insan bence. (:

minecim;  kırmızı ve beyazsın. (: Birbirinden leziz tariflerle beni benden alırken, samimi yazı tarzınız ile iyi niyetli  ve güvenilirsiniz bence. (: Elleriniz dert görmesin. :*

NABRUTcum; sarı ve beyazsın. (: Neden bilmiyorum ama sanki seni yıllardır tanıyor gibi hissediyorum kendimi, günün birinde karşılaşsak sanki 40 yıllık arkadaş gibi hissedeceğim gibime geliyor. (: Vermiş olduğun bu güven acaba yeni postta ne yazmış  diye dikkatimi çekme olgusu sarı-beyaz yaptı seni. :*

mervecim; bence sen böyle mini mini çıtı pıtı birisin, ve pesbembesiiiiiiiin. (: Biraz da yeşil. Seni de blogtaki tosbisini seviyorum ben. (: Hep yaz böyle pembe pembe. :*

yeritimlikaranfil; beyaz ve lacivert. (: Öyle güzel konulara değinip, öyle güzel anlatıyorsunuz ki hislerinizi hem okuyup, hem öğreniyorum, oh! daha ne olsun. :*

Umutsepeti; Zelihacım hangi renk desem bilemedim ki... (: Bir kere kesin kırmızısın ve turuncu. (: Ama hem pembe, hem beyaz, hem yeşil, hem mavi. (: Bilemiyorum yani çok yönlü olunca insan böyle oluyor sanırım. (: O enfes lezzetlerin ve güzel yazılarınla hep böyle rengarenk ol inşallah. :*

kenardakinotlar; en ama en çok yeşil. Biraz da sarı. (: Hem çok içten hem çok dolu dolu yazıyorsunuz ya bayılıyorum. (: Siz yazıp biz okudukça yeşerelim hep. :*

timeout; şimdi bir erkek bloggera pembe renk yakışmaz lakin pembesin işte yapacak birşey yok. (: Son zamanlar çok yazmasan da yazdıkların pembe. (: Yanında biraz da gri, şöyle oturaklı bir renk olsun diye. :p

Dozcum; beyaz-mavi-sarısın benim için. (: Yaptığın o güzelliklerle dikkatimi fazlaca çekiyorsun ve içten  yorumların ve yazılarınla beyaz, yepyeni bir ülkede yepyeni bir hayat kurarken de mavisin canım :*  Blog alemine güzel bir renk kattığın kesin (;

Delibu; pembe ve beyaz ama en çok beyaz. (: Çektiğin o güzel fotolar, yaptığın o güzel tişörtler beni benden alıyor gerçekten. (: Böyle becerikli kişileri gördükçe hevesleniyorum ben de birşey yapmaya sayenizde. :*

bigüzelçiftiz; beyaz beyaz bembeyaz kar beyaz. (: Yeni bebişinle de inşallah mutlu mutlu musmutlu çok mutlu olursunuz. :*

esved: Biraz geç fark etmiş olsam da affına sığınıp beyaz ve turuncu diyorum sana. (: Bu arada aynı görseli kullanmışız, ne güzel tesadüf olmuş. (((: Bundan sonra daha sık uğrayacağım gibi turunç enerjisi almak için blogunuza. :*

Porti; sarı. (: Papatyanın ortasındaki, limon rengindeki kadar sarı hem de. (: Böyle yazınca Pepee'nin sarıları çoğalıyooor gibi oldu ama (bknz. trt çocuk pepee) yazdıklarınla beni hem gülümsetiyor, hem dikkat çekiyorsun. :*

Ecehan; Her ne kadar yeni izlemeye başlasam da, ilk izlenimim beyaz ve yeşil. (: Gerçi ilerleyen zamanlarda daha çok anlarım rengini ama şimdilik yeşil-beyaz. (: Yeter de artar benim için yazılarını zevkle okumama. :*

Fırtonyus; Yeaawrumm, minnoşum yazı yazmasan da mimleyeceğim seni. (: Sen hem pembe, hem sarı, hem yeşil, hem beyaz, herşey olduuun aaartık bana. (((: Hihihi. Pardon sen hem pembecan, hem sarıcan, hem yeşilcan diyecektim. :p (: Öpüyorum minnoşcanım :*

Gutguturunam; boncuğum senin rengini mi yazsam anneninkini mi bilemedim. :p Annen direkt siyah :p Aynı zamanda kahverengi, lacivert, gri, pembe, sarı, mor, yeşil, beyaz... Renkler onu tanımlamaya yetmez, o renkleri tanımlasın bence o yüzden. (((: Sen ise pembeeeeeeeeeeeee.... bazen sorduğun o dur durak bilmeyen sorularla morartsan da bizi pembiş prensessin sen. :*

MOMOLum; seni nasıl tanımlarım bilemedim o yüzden sona sakladım.  Ama ben seni renklerle kısıtlayamam. (: Yine de ennn çok pembe-turuncu-kırmızı. ((: O yüzden pembe allığını sür, turuncu çantanı tak, kırmızı biletinle gel buralara yeaawrimu. :* Aldın sen mesajı. (;

Buradaki herkesi mimledim gittiiiiiiiii... Öyle sadece okumak yok, siz de yazın bakıyım.... ((:

PS: İşte ben bu yüzden yazmıyorum mim, bi başlayınca sonu gelmiyor. (((: Yine de arada atladığım varsa birazdan okuyup eklerim onları da, tabi siz bana bırakmayın, direkt hatırlatabilirsiniz. (;

9 Kasım 2011 Çarşamba

Şık Olmak İçin Yanlış Şıkkı Seçenler?!

Bir insan niye tesettüre girer?
a. Annem-babam istedi, aile baskısıyla
b. Koca bulmak için
c. Dikkat çekmek için
d. Arkadaş ortamım teşvik etti
e. Aslında açığım da araba kullanırken sarhoş olunca polis çevirmesin diye başımı kapattım (bunu da yeni duydum, pesss ((:  )
f. Hiçbiri

Cevap tabi ki F. Normal şartlar altında Allah rızası için başını örtmesi gerekiyordu bu tesettürlü hanım kızlarımızın.
Bu nedir ya, tesettür sadece başına örtü atmak, saçlarını örtmek midir arkadaş? Başını örtüp altına skinny jean geçirmek midir? Yüzüne bir ton boya sürüp, manikürlü tırnaklarıyla cadde cadde dolaşıp boy boy poz vermek midir?
Bizim hanım kızlarımızın üzerine biraz fazla gidildi zamanında, çok baskı gördüler, çok dışlandılar. Bunun dışa vurumu olarak görüyorum son dönemdeki bu furyayı. Açık biri ne yaparsa biz de aynısı yaparız, yapmalıyız görüşü hakim. Onlar sosyalse biz daha sosyal olmalıyız, onlardan bir farkımızın olmadığını belirtip, her kesimden kabul görmeliyiz. Yani başka mantıklı bir açıklama gelmiyor inanın aklıma tek sebep bu sanırım.
Başörtüsü şart mıdır? Bunu tartışmıyorum çünkü bu tartışılamaz zaten.
Çok bilmiş erkekler başörtüsüne karşı çıkarken hep aynı şeyi öne sürüyorlar "Biz sapık mıyız? Saçın açık diye farklı şeyler mi düşüneceğiz?" Böyle diyenler karşısında içimden gülüyorum kıs kıs bir bayan olarak. Eğer saçlar kişiye bir güzellik, albeni katmasaydı neden şampuan reklamlarının büyük bölümünde erkekleri etkilemenin püf noktası olarak gösteriliyorlar, neden yarin saçları üzerine sayısız şarkı-türkü var, neden deli gibi kuaförlere para harcıyoruz? Kusura bakmayın ama bu söyleminize inanmak için biraz saf olmak lazım yada tercihlerimizin değişik olması lazım. (;
Başını örtmek cennete giriş bileti almak mıdır peki? Tabi ki hayır. Şöyle düşünelim, bir bilgisayar oyunundayız ki dünyada oyundan başka bir şey değil zaten, oyunun sonunda kazanmak da var kaybetmek de. Mümkün olduğunca çok artı puan toplaman lazım, artılarının eksilerini yok etmesi lazım. Bu yüzden tüm artıları toplamaya bak, çünkü kaç yanlışın bir doğruyu getirdiğini bilmiyor olacağız oyun sonunda.
Bence durum çok düz mantık da budur. Yanlışım varsa düzeltiniz.
Bir de İslam neden kadınları kapatıyor, insan haklarına aykırı, kadın haklarına aykırı, onları ikinci plana atıyor, onlara değer vermiyor gibi söylemler var ki yazık çok yazık bence.
Şöyle bir düşünün siz neyi saklarsınız? Değer verdiğiniz şeyleri di' mi? Bir sandık altınınız olsa kimse almasın, görmesin, dokunmasın diye sarıp sarmalar gizlersiniz. İslam kadına değer veriyor, onu saygın kılıyor, onu kıymetli gördüğü için tesettürlü olmasını istiyor. Benim fikrim bu.
Tesettürün amacı dikkat çekmemek, vücut hatlarını gizlemek olmalı. Bu konuda en son ahkam keseceklerden biri benim normalde, örnek tesettür ehli bile değilim.
Ayrıca hanım kızcağızlarım ben size hayattan geri kalın da demiyorum ki. Tabi ki gezeceksiniz, tozacaksınız, eğleneceksiniz, en doğal hakkınız. Süslenin, püslenin, alış-veriş de yapın, en lüks markalardan da giyinin israfa kaçmadan, sosyalleşin, okullar bitirin, entellektüel bilgi birikiminizle kıskandırın size karşı zihniyette olanları, bakımlı olun ama önce biraz bilinç, biraz şuur, biraz ölçü.
Sonuçta ünlü düşünür Recep İvedik'in de dediği gibi " Ruh güzelliği önemlidir ama gel gelelim ruhlar aleminde de yaşamıyoruz!" Nihahahahhaha.(((: Bakımlı olmak şart. Temizlik imandan sonuçta Bugs Bunny bile söylüyor bunu çizgi filmde. (:
O yüzden bakımlı olun hayattan geri kalmayın ama hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışmayı unutmayın, unutmayayım, unutmayalım, unutmasınlar, unutmayınız, unutma... (:

30 Ekim 2011 Pazar

Sonu Güzel Olsun

Biliyorum ne zamandır yokum nedenini de siz benden daha iyi biliyorsunuz artık, maalesef okulum başlamış bulunmakta. Bu dönem son gerçi yani inşallah, en azından son olması için bu sessizliğim. (: Yoksa yorum bırakamasam da fırsat buldukça okuyorum yine sizleri blogcanlar. :*
Uzun bir süre yazmayınca da insan nereden başlayacağını bilemiyor ki ben bu hissi sıklıkla yaşayanlardanım. (:
Bazen çok saçma geliyor kapatayım diyorum blogu, sonra bir yazıma veya bir yoruma takılıyor gözüm, okurken  yüzümde tebessüm belirebiliyor, o an iyi ki de yazmışım diyorum. Sonra yine saçma geliyor kapatayım gitsin sıkıldım diyorum bu sefer başka bir blogcanın yazısı takılıyor gözüme, okuyorum oradan başka bir bloga geçiyorum falan derken eğlendiğimi fark edip iyi ki var blogcanlar, kalsın diyorum. Öyle git-gelli gel-gitli yazıyorum işte bu satırları size. (:
Böyle kısa kısa değinmek istediğim birçok konu var size ama hepsini es geçesim de var ve ben 2. şık olan "es geçmeyi" seçtim sanırım. (:
Son günlerde fazlaca üzüldük hepimiz malumunuz, o yüzden bir şey anlatayım da gülün istiyorum. (:
Üzerimde pek nakit taşımam ben, hesap kartım vardır o bana yeter. Babam küçüklüğümden beri bu yüzden hep uyarır beni, ne olursa olsun dünyanın bin bir türlü hali var en az 50 TL bile olsa nakit her zaman üzerinde bulunsun diye ama ben yine de pek dikkat etmem ne de olsa hesap kartı da nakit gibi kullanılabiliyor bir çok yerde diyerek.
Bir dersimiz çok geç saatlere kadar devam ediyor, nasıl biz bitik bir halde artık hocam acıktııııık, susadıkkkk, yoruldukkkkk diye mızmızlanmaya başlıyoruz sonuçta koca koca bireylerde olsak insanız biyolojik varlıklarız bazı temel ihtiyaçlarımız var değil mi? (:
Bunun üzerine öğretmenimiz başka bir derse gelirken neler almış neler... Pastalar, börekler, çörekler, içecekler, meyveler... Yok yoktu gerçekten. Sağ olsun zahmet etmiş, ince bir düşünce, güzel bir jestti. (: Gerçi bizim için çocuklar haftaya o zaman siz bir şeyler getirin yada derste yemek-içmek serbest gibisinden bir şey söylemesi de yeterliydi ama dedim ya ince düşünceli insanın hali başka. (: Bunun üzerine hocamız bizden üstün bir ders dinleme potansiyeli bekliyor tabi haklı olarak ama biz nankör öğrenciler hemen bugün dersi çok uzzzuuuun uzuuuuun işlemesek olur mu diye sorunca hoca da şaşırdı tabi. O zaman sizin de benim de moralim bozulmasın ders işlemeyelim bu hafta dedi. Benim gözlerimden o an ışıklar saçıldı resmen hissettim. Hani japon çizgi filmlerinde bir iyilik yapılınca böyle gözlerinin içi parlar yaaa yaşadım işte ben onu o an sevinçten. (: Hiç ikiletmedim yok hocam ders yapalım ayıp olur, o kadar hazırlık yapmışsınız falan demedim lafın gelişi olsun diye bile  demedim. Hemen tamam hocam yapmayalım, teşekkürleeeer haftaya söz çok çok işleriz dedim. Öğretmenimizin de o gün hayır saatine gelmişiz demek ki ne desek kabul etti. (: Bizi bir güzel yedirdi, içirdi evlerimize yolladı. Nasıl mutluyum eve erken gideceğim diye...
O saatte tek başıma taksiye binemem zaten diye üzerimde para var mı yok mu bakmadım bile işten çıkarken, sonra tam eve gitmek için cüzdanım geldi aklıma bir baktım 0 TL. Normalde cüzdanım da olmasa bile çantamın içinde derinliklerde bir silkelesem en az 5-10 TL bozuk para çıkar ama o gün yok çantamı değiştirip yeni çanta takmıştım, inanamıyorum, kaldım öyle... Normal bir insan sınıftan bir arkadaşından yol parası olarak 2 TL borç isteyebilir di' mi, işte ben "anormal" olduğumdan kimseden hiçbir şey isteyemem. Öylece kalakaldım ama ağzımı açıp kimseden bir şey isteyemedim, baktım metro kartı var cüzdanımda Allah bilir ne zamandan kalma, metroya binerim dedim bende. Binmeyeli de nereden baksam 7-8 ay oldu sanırım ama ne olacak ki binerim dedim. Bindim güzel tınnn tınnn gidiyorum, geldik bizim durağa indim, durakla ev arası uzak bizim, ring otobüsü kullanıyorum o yüzden. Bu ring otobüsleri de öyle pek vakitlice kalkmaz 5-10-15 hatta abartmıyorum 20 dk. beklediğimi bilirim zamanında. Gittim durağa kimsecikler yok. Ankarayı bu yüzden sevmiyorum işte, akşam ezanı okundu mu herkes evine. Saat daha akşamın 9'u, 10'u ama sanırsın gece yarısını geçmiş, millet işten direkt evine geliyor kuzu kuzu. Bir 5-10 dk. bekledim ne otobüs geldi, ne de durağa tek bir insan evladı geldi, zaten tırsağımdır korktum, hayır yani birkaç insan olsa otobüs sorun değil bekleyeceğim ne vakit gelirse gelsin ama insan yok. Ne yapsam ne yapsam ablamı aradım, annem-babam şehir dışında zaten. Ablamı arayayım dedim, buradan taksiye binerim eve gidince ablam verir parasını. Aradım aradım açan kimse yok aksilik ya uyuyakalmış meğersem eve gelince öğrendim tabi. Dedim şoföre desem önce bankaya uğrasak sonra eve uğrasak o sırada ben bir ATM'den para çeksem, ona da korktum....
Ama bildiğin sinirden ağlayacak moda geldim, dedim ben mesela yürürüm mesela ve vurdum kendimi yollara. Yaklaşık bir 20-25 dk. yol yürüdüm o soğukta o havada o saatte. 1 TL'nin bile kıymetini o an anladım işte ama sadece o an. Neyse eve geldim, hoca ders işleseydi yine bu saatte gelirdim, hocanın ahı mı tuttu bilemiyorum artık. (((:
Ertesi gün diğer ablama anlatıyorum kızdı tabi neden bizi aramadın biz seni almaya gelirdik dedi, ama o saatte de rahatsız etmeyim dedim kimseyi. Yani bir 2 TL nelere mal oldu ama benim salaklığım işte...
İnsan bir bakar di' mi cüzdanın da para var mı? Hesap kartı olsa da öylece kalıyorsun işte ortada nakit olmayınca... Yani nakdin yerini hiç ama hiçbir şey tutmuyor, acı olsa da tecrübe etmiş bulunmaktayım.
Güzel başlayan ama kötü biten bir gündü, o an anladım işte bir
kez daha bir ARABA şaaaarrrrtttttt!!!! ((;

29 Eylül 2011 Perşembe

Kilo Mevzuları :/

Havalar epey serinledi ve hemen akşam olmaya başladı. Havanın erken kararmasını hiç sevmiyorum. Şu sonbahar depresyonu hemen sarıyor benliğimi. Üzerimde bir kırgınlık var havalardan olabilir, bugün hiç keyfim yoktu, hatta bu hafta hiç yoktu desem daha doğru olur. Zor ettim akşamı. (:
Haftaya okulum başlıyor gerçi resmi olarak başlayalı 1 ay oldu neredeyse ama dersler haftaya başlar artık.
Bu arada yok ramazandı bayramdı derken yaklaşık 3-4 kilo verdim sanırım, emin değilim... Yine de 1-2 kilo vermiş bile olsam yanıma kar (:
Et yemeklerini değil de sebze yemeklerini seviyorum. Şimdi ben şöyle düşünüyorum kaplan, çita, vb. hayvanlar hep et ile besleniyor, nasıl kaslı ve atletik vücut yapısına sahipler, inekler ise sabahtan akşama sadece ot yiyorlar ve nasıl yumak gibiler.(:
Ben 2. kategoriye giriyorum, et yemem ot yerim ve tabir-i caizse yumak gibiyim. (:
Aslında kilomdan memnunum bakmayın siz amma velakin 36 beden hatunlar bile "Diyetteyim" dediklerinde "Dön de bir aynaya bak, utan utan, pis şişko, çirkin şey seni" oluyor insan direkt olarak.
Bence 38-40 beden hatun güzeldir, her şeyi giyebilir, kendine yakıştırabilir, idealdir. Hem kadın gibidir hem insan gibidir iskelet gibi değil. (: 42'ye kadar da yolu vardır.
44 beden ve üstü hatunlar da güzeldir hatta yüzleri bebek gibidir, ışıl ışıldırlar. Ama daha seçici olmak zorundadırlar, her istediklerini giyemezler, öyle mutlularsa oh ne güzel kim karışır ama giymek istedikleri ürün skalası daralmasın isterlerse diyet yapabilirler. (:
Yani şöyle bir 48-52 beden üstü hatunlar da güzeldir. Hayatın tadını bilirler, zevk almasını bilirler lakin artık sağlık sorunları baş gösterebilir, güzel olmak için değil yanlış anlamasınlar zaten güzeller ama daha sağlıklı olmak için diyet yapabilirler, diyet yapmalılar.
Öyle işte blogcan bu kilo mevzuları çok zor iş azizim. (:

25 Eylül 2011 Pazar

Aklından Diledigince Sayı Tutabilirsin (;

Aslında okuduğum kitaplar hakkında çok yorum yapan ve yazı yazan biri değilim bilirsiniz. (: Ama kitap okumayı severim hem de çok yani ne kadar dediğiniz de buna ihtiyaç duyacak kadar diyebilirim. Uzun süre şöyle güzel bir kitap okumadıysam tıpkı su gibi, açlık veya çikolata gibi yokluğunu hissediyor bünyem. Evet garip biliyorum bu aşamaya gelmesi... Ama seviyorum işte, bir romanda kaybolmayı belki de ...
Böyle bir süreçteydim, çok fena okuyasım vardı son birkaç aydır kurum kütüphanesinden istediğim kitaplar bir türlü gelmemişti, ben de daha fazla onları beklemeye dayanamadım ve D&R'ın sayfasına girdiğim an " John Verdon / Aklından Bir Sayı Tut" kitabını fark ettim, içeriğine bakmadım bile hemen sipariş ettim başka birkaç kitap ile birlikte söylemesi ayıp indirim de vardı.  (:
Küçükken de çok sevdiğim bir oyundu " Hadi şimdi aklından bir sayı tut, 2 ile çarp, 3 ekle, 5'e böl" falan filan... Bilirsiniz siz de oynamışsınızdır mutlaka, ben onun sırrını biliyordum işte, hiç şaşmadan kişinin aklından tuttuğu sayıyı bilebiliyordum işlemlerden sonra söylediği sonuca bakarak ki ömrüm boyunca da sayıları çok sevmişimdir zaten. (: Gerçekten sayılarla ilgili zekice bir roman olabileceğini düşünmüştüm.
Severek takip ettiğim iki blog sevgili SİHİRLİ SEPET ve KARINCA'NIN KÜRESİ'nin de bu kitap ile ilgili güzel yazılarını görünce kitabı yeni bitirmiş biri olarak ben de yazmak istedim. (:
Şöyle ki efendim merak edenleriniz varsa;
John Verdon'un ilk romanı bu. Ortada kurbanlar, kurbanlara gönderilen mektuplar, cinayetler, aile dramları var. Bir polisiye/ dedektiflik yani iz sürme romanı diyebiliriz. Beğendim mi, evet sanırım çok değil, ama okuduğuma pişman da değilim, kitabın 475 sayfa olduğunu göz önüne alırsak kitap için boşa zaman harcadım diyemem yani. (:
Ama daha zekice olabilirdi sanki. Beni öyle şaşırtan bir durum olmadı bir polisiye romandan beklediğim. Gerçi konu akışkanlığı güzeldi ve sürükleyiciydi.
Artık TV'de öyle programlar, diziler, belgeseller var ki hepimiz birer adli tıp dedektifi olduk neredeyse. (: Kitap boyunca böyle daha teknik, daha detay bilgilerin verilmesini bekledim durdum ama benim ufkumu genişletecek bir bilgiyle karşılaşmadım.
Çok bilmişlik yapmak istemiyorum, alınabilir - okunabilir bir kitap, her şeye rağmen tavsiye ederim.(;
Eğer hayatıma discovery channel ve türevlerinde ki tüm o programlar, belgeseller girmeseydi yani 2000'li yılların başında okumuş olsaydım bu kitabı sanırım elimden bırakmaz, bittiğinde dönüp bir daha okuma arzusu içinde olurdum, hatta filmi çekilse de bir de beyaz perdede hayranlıkla izlesek derdim kesin. (:
Aklından dilediğince sayı tutabilirsin, bu iç içe sonsuz köklü sayı bile olabilir, mutlaka bir çözüm yolu, mutlaka bir delil vardır.
Descartes'in dediği gibi " Mükemmel sayılar nadir bulunan mükemmel insanlara benzer."
Öyle işte ... (((:

21 Eylül 2011 Çarşamba

TV = Tırı + Vırı (:


Bugün şu TV dizileri hakkında söylemek istediğim birkaç kelamım var blogcan. Şöyle ki 90 dk. dizi mi olur ya, olur mu öyle şey!!! Bir seyirci olarak kınıyorum bu durumu. CNBC-e dizilerini seyredip, canım Türk dizilerini seyretmezken acaba haksızlık mı ediyorum diye düşünüyordum. Ama artık düşünmüyorum gayette haklıyım. Bir dizi süresi 30 dk. olmalı bence. Şöyle ki:
Zaten 90 dk. bir diziye ayıracak vaktim yok benim ki bu zamanda kimsenin olduğunu düşünmüyorum. Gerçekten TV karşısında sayılı dakikalar geçiriyorum ama isteyerek değil tamamen istem dışı yoksa bana kalsa sabahtan akşama dek yan gelip yatıp TV izleme potansiyeline sahip bir insanım o ayrı. (((: O TV izlediğim zaman diliminin büyük bölümünde de ütü yapıyorum zaten zaman tasarrufu açısından o ise apayrı. (:
Yoksa biz TV izlemeyi de çay içmeyi de seven bir toplumuz eeee! çay da kuru kuru gitmez bilmeyenimiz yoktur, yanında kek-poğaça, cips, kuru yemiş, mısır patlağı, abur-cubur vs.vs. olmasa boğazımızdan geçmez. 90 dk. ye - iç sonra sağlık bakanlığı obeziteye savaş açsın. Bakın yetkililere duyuruyorum bunların hepsi birbiriyle bağlantılı mevzular, sorunu kökten çözüm için geniş bakış açısı şart. ((: Beni sorarsan ben çayı sevmem oradan yırtıyorum.
Neyse azizim! Benim için dizi keyfi Desperate Housewives'in üzerine bir How I Met Your Mother patlatmaktır ya da Doctor Who seyrederken The Simpsons'ı düşünmek, fonda Two and A Half Men jenerik müziği dinlemektir, olmadı  The Big Bang Theory ile gülüp Sponge Bob Squarepants ve Patrick'in yeni maceralarını bekliyor olmaktır, Leverage için bak bu dizi yeni ama bir şans vermeye değer demek ve pişman olmamaktır.
Bence blogger benim gibi lafı fazla uzatan blog yazarlarından da vergi almalıdır. Nokta. (:

15 Eylül 2011 Perşembe

Safımtırak

"Medanşeri yazık ediyorsun kendine ben senin yerinde olsam ohooo ooo!!! " 
Hayatımın son dönemlerinde en sık duyduğum cümle bu maalesef. Herkes benden bir açılım beklentisi içinde ama bende tık yok. (: Rahat hatta fazla rahat bir insanım asla kasamıyorum kendimi hırs yapamıyorum o yüzden atıl kapasite de idame ettiriyorum hayatımı. Şikayetçi miyim pek değil yani az en azından çevremdeki insanların tepki göstermesinden daha az. :p
Bir gün genel müdür yardımcısı aradı. Yoğun bir gündü gerçekten. Tabi kendi aramadı arattı.
 - Medanşeri Hanım merhaba. Genel müdür yardımcımız X bey sizinle görüşmek istiyor bir saniye hatta kalır mısınız? ( - ki aynı zamanda insan kaynaklarından sorumlu şahıstır kendisi)
( Ben tabi olayı idrak edemedim telefonda kim nerede ne zaman nasıl ve neden soruları dönüyor beynimde bir taraftan da yoğun bir iş günü olduğu için çalışmaya devam ediyorum o sırada o şaşkınlıkla ağzımdan dökülen cümleler) 
- Immhh! Şey ben şimdi biraz yoğunum da sonra görüşebilir miyiz???!!!
( Telefondaki bayan önce bi an duraksadı tabi o da afalladı böyle bir karşılık beklemiyordu. Sonra söylediklerimi hiç duymamışçasına ki doğru olan oydu zaten. )
- Medanşeri Hanım bağlıyorum bekleyiniz bir saniye.
- Medanşeri Hanım merhaba! Ben X & Y. Nasılsınız? Doğum gününüz kutlu olsun. ( Bla bla bla gerisini hatırlamıyorum bile kısa süreli şok geçiriyor olduğum için. (: )
( Ben böyle kaldım bildiğin bir taraftan hala çalışıyorum bir taraftan hala daha olayı idrak etmeye çalışıyorum.)
- Aaaa! Çok teşekkür ediyorum, sağolun. İyi günleeeerr.
 ( Telefon kapatılır)

Çalışmaya devam ettim, içimden de kendime geldikten sonra ne güzel bir uygulama koskoca müdür arayıp tüm personelinin doğum gününü kutluyor, aferin onlara diyorum. (:
Üzerinden biraz zaman geçti böyle bir sohbet sırasında geçen beni de X&Y aradı dedim. Niye dediler haklı olarak, ben de onlara ne demek niye ki dedim haklı olarak. Meğersem öyle herkesi aramıyorlarmış, onlar da şaşırdılar, olayın ayrıntısını istediler. Ben de bilmiyorum dedim ki gerçekten gayet saf bir şekilde karşılamıştım durumu. İyi ki olayın üzerinden uzunca bir süre geçti yoksa hala daha kızıyor olacaktım kendime. (:
Ama şimdi ki aklım olsa böyle mi davranırdım assssslaaaaaa!!!! Herşey tecrübe işte. Ne safım ben yaaa. 
Bazen gerçekten elime geçen fırsatları değerlendiremediğimi kendime yazık ettiğimi düşünüyorum ama çok kısa süreli sonra hemen geçiyor. (: Amaaannn! Çok da tınnn sanki boşver, vardır her işte bir hayra bağlıyorum olayı. Durumum vahim sanırım.
O değil de ne zamandır görmediğim bir kiloya düştüm blogcan gözlerime inanamadım döndüm döndüm bir daha baktım. :p Öyle çok büyük bir kilo kaybı değil aslında ama hani böyle bir kırılma noktası vardır ya uzun süredir aynı kilo civarında seyrederken birden pıttt! diye düşüverirsin bir alt segmente hıh!öyle birşey işte. Mutluyum. (:



Bir de Eeyore'u çok seviyorum. Tam ezik ya çok sevimli. (((:
Nereden nereye yine (: Öyle işte büyük düşünür Garfield ne demiş: Gündüz dinlen ki gece rahat edesin, iyi uyuyasın. Doğru demiş ne diyim.(;

10 Eylül 2011 Cumartesi

Study-yorum; Study-yosun; Study-yoruz (:

Son 2 senedir bu yıl KPDS'e kesin gireceğim deyip duruyordum lakin laf çok icraat yoktu ta ki bu seneye kadar. Artık girmem şart oldu. Çünkü mevcut KPDS belgemin geçerlilik süresi doluyor bu kasımda. :'(
Sürenin dolması demek dil tazminatımın sona ermesi demek, dil tazminatımın sona ermesi demek güle güle paracıklar demek, bunun ne demek olduğu ise malum. (((: Öyle az bir miktarda değil hani birçok konuda eli sıkı olsa da bu dil tazminatı konusunda maşallahı var oldukça bonkör bir kurumum var. :p
O yüzden sık dişini Medanşeri diyorum, patlat bir 95 diyorum. :p Mevcut puanım 71.
Yeni puanımın min.75 -  max.95 olması lazım.
Benim sorunum ilk 35 soruluk kısımda, paragraflarım falan iyi, diyalog tamamlamalarım, çevirilerim falan çok iyi lakin ilk 35 mahvediyor hep beni. :'(
Oturdum çalışmaya başlamadan önce son KPDS'i yani 2011- ilkbaharın ilk 35 soruluk kısmını çözdüm. Böylece çalışmaya başlamadan önceki ve sonraki gelişimimi daha rahat takip edebilirim.
Tabi ki dakika tutarak çözdüm her zaman ki gibi. 34 soru-25 dk. Zamanı gayet iyi kullandım burada sorun yok amaaaaaaaa.....
Durum vahim biraz. Gerçi 2 senedir hiçbir çalışmam yoktu bunu da göz önüne alırsak 19 doğru - 15 yanlış. Ehhuhuheue (((:
Prepositions ve tenseler full, bağlaçlardan 1 yanlış, ama o cloze testler yok mu 10 sorudan 5 yanlış, şu cümle tamamlamalarım iyiydi aslında ama bu sefer10 sorudan 6 yanlış yapmışım ilginç, şaşırdım buna, özenmem lazım biraz daha sanırım. Biliyorum diye havaya girdiysem çözerken dikkat etmemişim demek. :/
5 kelimeden de 3 yanlış olmak üzere 15 yanlışa tamamlamış bulunmaktayım. :'( Bunun üzerine şu an tüm ingiliş kaynaklarımı kitaplığın tozlu raflarından çıkardım ve çalışmaya hazırım. (:
En son bıraktığımda 27-30 doğruya kadar çıkmıştım. Yani bir 10 net falan geri düşmüşüm.
Olsun yılmak yok. Önceliğim şu ilk 35 soruluk kısım. Onu halledersem gerisi kolay benim için. Arada da TV izlerken falan paragraf çözerim, ya da okula gidip gelirken yolda falan... Paragraftan korkmuyorum dediğim gibi.
resim şu dönem tam beni anlatıyor. learn- earn :D
Öyle işte bundan sonra sınava kadar yani 20.11.2011'e kadar gün be gün paylaşacağım gelişimimi sizlerle. Başvurular eylülün 26'sında başlayıp ekimin 5'ine kadar devam ediyor bu arada bilginiz olsun. Fiyatı da 40 TL imiş. Başvuracak olanlar kaçırmasın. (;
KPDS'e girecekler varsa eğer benim gibi el ele verelim, destek olalım birbirimize de haklayalım şu sınavı. Sonra gelsin dil tazminatları ehuheuheuheuheuhe. :p Çok mu çıkarcı oldum ne???!!!

6 Eylül 2011 Salı

YENİ TEMA ESKİ BEN (:

Hey blogcanlar ben geldim ama yalnız değil :p
Yenilenen blogumla geldim ve nasıl mutlu oldum anlatamam. Blogum artık siyah-beyaz heyyoooo!!! (:
Çok sevdim bu son halini... Siz de beğenin tamam mı? En azından şakacıktan :/
Hadiii amaa en azından benim için yapabilirsiniz bunu :p
Üşümeyi özleyen biri olarak bembeyaz kar üzerine yazacağım bir dönem...
Kışın da güneşi özleyip denizin üzerine yazarım belki, zaman gösterecek. (:


DİNLE
Yazının şarkısı budur hem de bu mudur budur!!! O kadar yani :p 

Okul için son kez kaydımı yaptıracağım bu dönem inşallah ama sistemleri çökmüş her zaman olduğu gibi hadi bakalım hayırlısı (:
Neyse biz müzik eşliğinde kop - kop yapmaya devam edelim bi süre daha. :*
Uzun süre yazmaya ara verince insan tekrar yazmak zor geliyor. :/ Bu süreçte o güzel yorumlarınızı esirgemeyin benden. :(
İlerleyen günler bi tatil postu bizleri bekliyor olacak, şimdilik öpüldünüz. :* 

17 Temmuz 2011 Pazar

WNBA'DEYİM!!!

İnanılır gibi değil WNBA'de oynuyorum. Başvurmadığım halde seçilmişim.Öyle bir basketbol oynuyorum ki ben bile inanamıyorum. Herkes doğal yetenek olduğum konusunda hem fikir. Sonra Türkiye'ye geri dönüyorum, röportajlar, TV programları, herkes en az benim kadar şaşkın ve gururlu. Başarımdan, kendimden bahsediyorum gayet mütevazı. Örnek olsun istiyorum...
Tabi hepsi rüyamda, sonra uyanıyorum. :( Ama umurumda bile değil o kadar güzel ve gerçekçiydi ki uzun süre etkisinden kurtulamam sanırım. (: Rüya bile olsa harika ötesi bir şeydi. Çok şükür mutluyum. (:
Çocukken en büyük hayalim WNBA'de oynamaktı. Küçük kız çocukları ellerine tarak alıp şarkı söylerken, kendini sahnelerde hayal ederken ben hayali basket maçlarında olurdum hep.
Evet Medanşeri rakibinden topu oldukça başarılı şekilde aldı, 3 puanlık atış çizgisindeee atıyoooor ve baskeeettt...
Basketbola ilgim ilkokul öğretmenim sayesinde başladı. Demişti ki bir basket maçı seyircisine her saniyesinin değerini verir, her saniyesini heyecanla izlersin, zevk alırsın ama futbol öyle değildir boşa geçen saniyeler bir yana dakikalarla doludur. Çok mantıklı gelmişti.
Oldukça başarılı bir oyuncuydum ilkokulda, kendi kız basket takımımız vardı. Okul içinde kız-erkek fark etmeden diğer tüm rakiplerimizi yenerdik.Ortaokulda voleybola merak sardım, sonra büyüdüm falan derken uzaklaştım haliyle.
İçimde uhde kalmıştır ama... Her ne kadar oynamayı bıraksam da üniversite yıllarıma dek iyi bir basketbol seyircisiydim. Hiç bir maçı kaçırmazdım TV karşısında. (:
Üniversiteyle birlikte maç bile seyretmez oldum, şimdi sorsan hiççç.... Sıfır ilgi ve alaka. :|
Dolayısıyla yıllar sonra kendimi rüya bile olsa WNBA'de oynarken gördüm yaaaaa resmen hayallerim gerçek oldu. (:

Bu vesile ile Avrupa 2. olan Potanın Perilerini de canı gönülden tebrik ediyorum. Gerçekten çoooook başarılıydılar, imkansızı gerçekleştirdiler benim için. Her ne kadar medyada yeteri kadar yer verilmese de;
 Aferin kızlar! Çok iyiydiniz. Gurur duyduk sizinle...

12 Haziran 2011 Pazar

Falan Filan

Müjdemi isterim blogcan (: Biliyorum biliyoruuum uzun zamandır yoktum ama yokluğuma değdi (: Malumunuz yükseklisans yedi bitirdi beni lakin bu sefer yani bu dönem ben yedim bitirdim onu.
Bugün öğrendim ki tüm derslerimden geçmişiiiiiimmmmm çok şükür bin şükür. (: Nasıl mutluyum anlatamam resmen hayata küsmüştüm bu son 1 aydır ya dersim kalırsa diye çünkü eğer tek bir dersim kalsaydı bir sene uzayacaktı okulum maazallah. Neyse ki geçtim hepsinden zorlansam da Allah'ıma çok şükür bin şükür bitti işte bir dönem daha.Ha! gayret son bir dönemim kaldı. Darısı tüm öğrencilerin başına
Bu süreçte bir çok şeyden taviz verdim gerçi, mesela çok çok sevdiğim kuzenimin düğününe gidemedim şehir dışında olduğu için :'( Orada tüm sevdiklerimle kuzenimin en mutlu gününe ortak olmayı çok isterdim gerçekten ama olmadı işte. :(
Çekirgem geldi Ankara'ya Eskişehir'den siz buluşun ben gelemeyeceğim sınavım var dedim ki nasıl özlemiştim kendisini (: Ustamla da en son taaa nisanda buluşmuştum sonra onunla da hiç buluşmadık, ne blog, ne TV, ne hiç birşey yani. :(
Sabah kalk işe git, akşam olunca okula git, gecenin bi körü eve gel yorgun argın otur ders çalış, proje ödevlerini yetiştirmeye çalış... Offf! kabus gibiydi neyse ki bitti. (: Yaşasın özgürlükkk :p
Eylüle kadar rahatım... Sonra son bi gayret şubata kadar sıkacağım dişimi veeee diplomamı alacağım elime inşallah. :/ Hani bir de birşey olunca herşey üstüste gelir ya aynen öyle. Okuldan çok sıktılar yetmedi aksi gibi işte de çok yoğun dönemler geçirdim, herşey üstüste geldi böyle çıldırmaya ramak kalmıştı. (: Bu depresyon süreci bana löp löp kilo olarak geri döndü tabi. O kadar yoğundum ki diyet yapmaya bile vakit bulamadım ((: Ehuhehehehe... Gülme be blogcan, yemeye vakit buldun da diyetine mi bulamadın da deme. O kadar yani anlayın, sabahtan akşama dek yoğunluktan tek lokma yiyemedim akşam eve gelince de gözü dönmüş bir şekilde kışın açlıktan köylere inen kurtlar gibi ne bulduysam sildim süpürdüm. Pek iştahlı değilimdir, iştah nedir bilmem yada bilmezdim. Resmen gözüm döndü yaaa nasıl herşeyi yiyesim geliyordu. Böööğğğhhhhh. Hayır bir de kötü olan ne biliyor musunuz? Kilo aldığının farkında olmak, piyasada fazlalıklarımla birlikte ben yürürüm o yürür peşimde löp löp büyür modunda dolaşıyorum korkunç. Kaaaçıınnnn (:
Öyle işte bu süreçte anlatacak başka şeyler de oldu gerçi mesela ustamla yani Fırtonyusla harika 2 gün geçirdik (: Ama bu yazı sadece "merhaba" demek içindi onca zamandan sonra yine de olması gerekenden uzuuun bile oldu. Ayrıntılar bi sonraki posta artık, bu arada yine bi sürü ödül ve mim kaçırdım farkındayım blogcanlarım lakiin lakiiiiin artık döndüm dolayısıyla bundan sonraki mim ve ödüller korksun benden. Nihahahahhaha :D
Bu arada artık bir mezun olan GIMIZI MOMOL'umu da öpüyorum çoook çoook. Tebrik ediyorum poturum, Ankara'ya geldiğinde ıslatırız artık mezuniyeti... 

1 Mayıs 2011 Pazar

Böcüksavar... Bir Savar-İki Savar-.....

Oldum olası hayvanları çok sevmişimdir, öyle böyle değil ama hani şu sokakta gördüğü kediye köpeğe laf atmadan geçemeyen, oyyy!kuzum, yavrum, agucuk mugucuk modunda dolaşan bir tipimdir bildiğin hayvanlara karşı. Sadece kedi-köpekle kalsam iyi, tam hayvan severim. Ne biliyim küçükken annemden gizli evdeki karınca yuvalarının kenarına şeker, bisküvi kırıntısı, ekmek kırıntısı falan koyardım, annem yazık çıldırırdı evde o minik hayvanları gördükçe. (: Sonra kuşlara yine gizli gizli bulgur, pirinç, vs. verirdim annem pisletiyorlar balkonu diye onlara kızardı. Hatta kadıncağız evde yemek yapardı akşam için ben okuldan gelince kedilerim köpeklerim vardı hepsini onlara verirdim, akşam yemek yenecek tencereyi açarlardı ki neredeyse tamamen boş. N'apıyım ben kendi hakkımı verdim onlara derdim. Böyle biri tabağını bitirmesin diye gözünün içine bakardım, yemese de hayvanlara versem diye.
Ankara'ya gelene dek evimiz bahçe içindeydi, envai çeşit hayvanla tanışma fırsatı bulmuştum bu sayede, kirpi, yarasa, kırkayak, çıyan, böyle devasa böcekler, örümcekler, science fiction tadında yaşadım hayatı. Böcüklerden korkarım evet ama sevgim korkumun önüne geçiyor, sevgi de denmez sanırım merhamet mi desem daha uygun olur bilemedim neyse! Şimdi gecenin köründe nereden çıktı bu tiksinç muhabbet diyorsunuz.
Ben uslu uslu oturmuş dersimi yapıyorken önümden bir karaltı geçti, döndüm baktım aklım başımdan uçacak sandım, önce hemen annemi uyandırayım dedim kıyamadım. Tek başıma üstesinden gelmeliydim bu koca böcükün, hayır yani anlamadığım Ankara'nın göbeğinde nereden çıktı bu. Önce üzerine böcek ilacı sıkmayı planladım böcek ilacı bu boyutta bir böceği öldürmezdi sadece bayıltır, bayılınca elektrik süpürgesinin içine çekerim dedim, sonra baktım yavrum topal bu. :( Kaçamıyor, gidemiyor, e!be böcük benim odama nasıl geldin, gece gece iş açtın başıma :'(
Böcük öylece duruyor, o oradayken hayatta uyuyamam, imkansız, yanına yaklaştım kaçsın gitsin diye bekliyorum yok kıpırdamıyor, demek ki gerçekten sakat yavrum, ben bir fena ol, elimde olsa veterinere getireceğim o kadar.
N'apsam n'apsam diye düşünüyorum elime alamam peçeteyle bile alamam, ona dokunmadan hissetmek bile korkunç yani arkasında böyle kancaları var. E! Öldüremem de, topladım tüm cesaretimi tabi bu yaklaşık 10-15 dk. sürdü. Elime yaklaşık bir 15-20 tane peçete aldım hissetmemek için onu. Önce balkonun kapısını açtım her şey hazır sadece cesaretin gelmesini bekliyorum bir de alırken sıkamam ezilir iyice bol tutarsam da ya kaçarsa ya elime değerse diye korkuyorum. Bir taraftan da acaba iyileştirebilir miyim kırılan bacağını diye düşünüyorum, hep öyle sakat mı kalacak yoksa zamanla düzelecek mi diye merak ediyorum. :( Derken aldım attım hemen balkona, balkondan geri gelmez di' mi :/
Uykum geldi birazdan uyuyacaktım ne güzel ama şimdi önümden hep karartı geçiyor sanki ya başkada varsa ya başkada gelirse, şimdi bir de elektrikler kesilsin tam olsun. :(( öfffff! iyice kapatayım her yerimi yüzümü de kapatıyım öyle uyuyayım. Pis böcük kara böcük senin yüzünden hem uykusuz kaldım hem ödevimi yapamadım. :'((((

30 Nisan 2011 Cumartesi

Mitoz Mitoz Bölünsem Uslu Uslu :|

Hala vizelerimle cebelleşiyorum, bir taraftan iş, bir taraftan proje ödevim. 40 bin parçaya bölünsem de yetiştiremiyorum. :/
Ben birine çok zor alışırım blogcanım, çok zor severim ama sevince de severim yani. İşe girdikten yaklaşık bir yıl sonra tayin istedim ve kabul edildi, eski şubemdekilere bu bir yıl içinde tam yeni yeni alışmaya başlamıştım, tam böyle yeni yeni eğlenmeye başlamıştım tayinle yeni şubeme geldim. Şimdi yaklaşık bir yıldır da buradayım ve  alışmaya, sevmeye başladım ki en yakın arkadaşımın terfisi çıktı, başka şubeye gidiyor. Sevindim tabi onun adına hem de çok ama amaaaaa ben şimdi yeni gelene nasıl alışacağım, bir yılımı da ona alışmak için harcayacağım. :(((( Bir de bir şey değil özleyeceğim eski iş arkadaşımı...
İkimizde aynı kafadaydık, destek oluyorduk birbirimize, iki bayan çalışmak hem zor hem eğlenceli, biz eğlenceli olan kısmı üzerine yoğunlaşmıştık. Bazen konuşmadan bile anlaşırdık, üst yönetime bir şeyi kabul ettirmek istediğimizde birlikte baskı yapardık ve genelde başarılı olurduk. (: Bir kere müdürümüz bunu da mı kabul ettirdiniz, korkulur bu bayanlardan demişti. (:
Öğle aralarında birlikte alışveriş merkezine giderdik başka bir çılgın daha bulamam bir saatini o koşuşturma içinde geçirmek isteyecek. Sonra sipariş verirken herhangi bir 1 alana 1 bedava ürününden direkt olarak belliydi 2.ürünü kimin alacağı. 
Bakma sen şimdi sevdiğime onu ilk zamanlarda çok çektim, çok üzülmüştüm, alışamamıştım bir türlü ama şimdi alıştım sevdim işte ve yine ayrılık. Yeni gelene de ilk başlarda sinir olacağım, hep eski arkadaşımı düşüneceğim, o olsa şöyle yapardık böyle yapardık diye, esprim gelecek onu bile söyleyemeyeceğim anlamaz şimdi bu yeni gelen diye...
Öfffff! Sıkıldım işte....
Bir de kafam dolmuş mu ne artık, belli bir yaştan sonra bu ders mevzuları falan zor geliyor adama, basmıyor kafam artık. Eskiden son gün çalışırdım yazılılarıma hatta çoğuna çalışamazdım ve yüksek yüksek notlar alır geçerdim şimdi içim almıyor blogcanım zor çok zor, hayırlısıyla bitseydi şu yükseklisans, bunaldım.

Not: Doğum günüm için yazmış olduğunuz tüm güzel mi güzel yorumlarınız için bir kez daha teşekkür, iyi ki varsınız, öperim :*

15 Nisan 2011 Cuma

Eski Yaşı Şutlarım Yeni Yaşı Kutlarım (::

Immhh!!! Şey benim bugün doğum günüm. Böyle insan kendi doğum gününü kendi kutlayınca tuhaf oluyormuş.  
Neyse, öyle işte ben doğmuşum bugün (:





Doğum günümde sizler için bir hediye veriyim dedim, doğum günü mesaj günlüğü derledim efenim. 

* Güneş kadar sıcak, kartanesi kadar berrak, yağmur kadar saf ve temiz, imf’deki kadar bol paralı bir ömür dileğiyle. Mutlu yıllar. (insan bankacı olunca aklı hep parada oluyor. :p)

* Doğum günün kutlu olsun (bu mesajı sakla seneye bana bir daha mesaj masrafı yaptırtma (: )

* En İÇTEN ve DIŞTAN dileklerimle doğum gününü kutlarım.

* Bugünü unuttum sandın dimi? Hiç unutur muyum canım? Ampulün icadının 25. yıl dönümü kutlu olsun.

* Tekerleğin icadının 35. yıl dönümü kutlu olsun. Kih kih kihh... :p

14 Nisan 2011 Perşembe

0 < Sinir Katsayısı < 1


3 gündür yanlış duymadın blogcanım tam 3 gündür durmadan, bıkmadan, usanmadan aynı konu üzerinde araştırma yapıyordum grup çalışmamızla ilgili.
Hani bahsetmiştim ya bu dönem bir şahsi sunumum bir de grup çalışmamız var diye. Kendi sunumumu
bitirdim hatta söylemesi ayıp biraz fazla güzel oldu. Önümüzdeki günlerde gerçekleştireceğim hocaya sunumunu inşallah o da beğenir. (:
Hazır kendi konum bitti şu grup çalışması üzerinde yoğunlaşayım dedim. Öğretmenimiz biraz zor, grubumu sevmiyorum, araştırma konumu da sevmiyorum. 3 gündür soluksuz araştırdım tek bir veri bulamamıştım. Derken bu gece birden şimşekler çaktı beynimde. Girdim google'a şak şak buldum bir sürü bilgi sentezledim hepsini zihnimde aktardım worde toplam 2 saatte. 3 gündür uğraşıyordum tık yoktu, 2 saatte hallettim hepsini. Ahhhh! ilham ah! Ne olurdu daha önce gelseydin de 3 günümü yemeseydin. Neyse, ya hiç gelmeseydin buna da şükür..
Sinirliyim bu aralar kafamı toparlayamıyorum belki ondan kaynaklıdır bu konsantre bozukluğu. Genç yaşta sinir hastası oldum sanırım. En ufak bir şeye tahammül edemiyorum, bu bir şey herhangi her şey olabiliyor.
Hani gıcığımdır, inatçıyımdır, huysuzumdur evet ama sinirli değilimdir ben değildim yani. Kendime yabancılaşıyorum...

2 Mart 2011 Çarşamba

Medanşeri'nin 1 Günü

Ah! Blogcanım nasıl bi koşturmacanın içindeyim ben bile anlamıyorum. Bugün artık yeter dedim ve bir günde neler yapılırı yazmak istedim.
Sabah işe gitmek için saat 6:45'e telefonun saati kurulur. Çalar saat 'Mecburen mecburen işe gitmek mecburen mecburen mecburen mecburiyetten' diyerek çok sevdiğim MFÖ şarkısıyla çalmaya başlar, Medanseri şöyle şakacıktan bir uyanır gibi yapar, sadece 'ertele tuşuna' basar ve uyumaya devam eder.
15 dk. da bir bu işlemi gerçekleştirir. Saat 8:15'i gösterdiğinde bu sefer kesin geç kaldım diyerek yataktan keyifle kalkmak, sabah enerjisini içine çekmek yerine bildiğin deli gibi fırlar.
Sabah seremonisinden sonra 8:35-8:40 gibi  evden çıkar ve koşturmaya başlar malum 9:00 da da mesai başlar. Bankaya her girdiğinde derin bir 'Ohhh! Bugün de geç kalmadım!' diye geçirir, tüm yol boyunca da 'Allah'ımm noooolur noooolluuurr geç kalmayım, yarın erken kalkacağım tabi inşallah yani nooolluur Allah'ım gecikmeyim nolluurr nolluuuuuuuuuur ' diye dua eder.
Sabah işe gelir yalancıktan sahte bir gülümsemeyle 'Günaaaydınnn!' der herkese ve mesai başlar. Hep aynı işlemleri, her gün bıkmadan usanmadan yapar, işini de iyi yapar hani hızlıdır kerata, arada iki dedikodunun belini kırar, arada öfffler pöffler, güler, hatta abartır kahkaha atar, ne zaman cuma gelecek diye parmak hesabı yapar derken çok şükür öğle arasına girer.
1 saatlik öğle arasında kendini tam olarak resetler, bankada açamadığı maillerini okur, bloguna girer, yemek değil de sütlü tatlı veya çikolata yer, 1 saatin bitmesine yakın yine geç kaldım diyerek koştur, koştur işine döner.
Öğleden sonrası daha çabuk geçiyor zaten diyerek kendini avutur, son işlemleri alır, çalışır, çalışır, sonra mesai biter ama iş bitmez. Banka 17:00 de kapanır 18:00'a kadar günlük olağan gün sonu işlemleri yapılır, günün değerlendirilmesi yapılır, yorgunluk kahveleri içilir, hazır müşteriler de yokken şen şakrak işler toparlanır ve Medanseri ' Hadi gittim beeenn, iyi akşamlar' der bankadan çıkar.
Yine koşturmaya başlar çünkü akşam derse yetişmesi gerek. :( Koştur, koştur okuluna gelir, sınıftakilere bu sefer yalandan 'Merhabaaa naptınız bakiiimmm' der. Dersini uslu uslu dinler, notlarını bir güzel alır, hoca dersi erken bitirsin diye gözünün içine bakar, ders biter bitmez -ki saat 20:00 - 20:30 olmuştur bile- sınıf arkadaşlarıyla ayak üstü iki lak lak yapıp hemen eve gelmek için koşuşturmaya başlar.
Çok şükür bin şükür en geç 21:00 gibi evine gelir. Hemen mutfağa gider, sevdiği yemek varsa yer yoksa ekmek, peynir öyle ne varsa yer gibi yapar.
Sonra kahvesini alır, çikolatasını alır bilgisayarının başına oturur. İnternet üzerinden e-learning eğitimlerini alır işi için gerekli olan ve almak zorunda olduğu , bloguna bakar, blog gezmesine çıkar, maillerine bakar sadece bakar geri dönmez pek, okul derslerine göz gezdirir, bir de KPSS çıkardı bu sene başına ona da çalışmaya çalışır saat de 23:00 olmuştur. Hafta içi en geç 24:00 da yatar zaten, o saatten sonra yarın ne giysem acaba diye düşünür, düşünür, kafasında kombinini yapar. Sabah bu ona tam 15-20 dk. kazandırıyor çünkü. (: Sonra bir uyur pir uyur zaten... Hafta sonunun hayalini kurarak uyur, hadi dayan Medanşeri yarın da erken kalkacaksın, bir de sonraki gün kalkacaksın, sonra ohhhhh! mis dilediğin kadar uyuyacaksın...
İşte böyle... İstatistiklere bakarsak: Gün içinde bana ayrılan zaman: %0,5 ten 1 :(, sevdiklerime ayırdığım zaman: %0
İşte bu kadar da sıkıcıyım... :(
NOT: Bir de hep şu 100 alamayınca ağlayan tipleri eleştirmişimdir, yüksek lisansta ben de onlardan biri oldum çıktım. Az önce e-learningten 98 aldım görsen ağlayacağım, moralim çok bozuldu, deli miyim neyim, bu ben değilim olamam, DC+ olsun benim olsun diyen ben AA'ı geçtim neden 100 olmadı diye trip yapıyorum kendime. Kendime, özüme dönmem lazım, biri beni durdursun.... (:
NOT2: Ben hala sorunsuzca bloguma girebiliyorum, acaba bu da bir sorun mu yoksa?